Öfkeyle baş başa kalmak

Tarık Sipahi Sabah Kitap 14 Haziran 2006

 

 

 

Kitabınızda dediğiniz gibi “akılcılığın ve gerçekçiliğin pek de anlamı yok” mu? Ya da akılcılık ve gerçekçilik tercih edilir olmaktan çıkıyor mu?

 

Kişilik, yaptığımız veya yapamadığımız seçimlerle kendini görünür kılar. Elbette herkes kendi olanakları ve yaşama anlayışı ölçüsünde “akılcı” seçimler yapmaya çalışır. Ama maalesef pek çok şey bizim seçimlerimizden veya planlarımızdan bağımsız olarak yürüyor. Önemli olan bir ömrün çeşitli aşamalarına değil, tamamına bakıldığında ne görüldüğüdür. Böylece “gerçekçi” dediğimiz, “akılcı” dediğimiz seçimlerin yaşam süremizin bütününde ne anlama geldiğini sorgulamak durumunda kalırız. Her insan, yaşamının anlamını, tercihlerinin eldeki sonuçlara değip değmediğini tartışır. Diyelim ki yaşamaktan anladığımız mümkün olduğunca hoşça vakit geçirmeye dayalı bir “yaşam kalitesi”ni tutturabilmekse, buna ulaşmak “geçekçi” denilen seçimlerle mümkün olabilir. Öte yandan bunun asla bir garantisi yoktur. Her zaman için denetimimiz dışında bir şeyler olur, hatta olacaktır. Bu durumda seçimlerimizin gerçekçiliğinin pek bir anlamı kalmayıverir.

“Safevi Rönesansı”nın önemli düşünürlerinden Molla Sadra bir yerde “insanın ruhunu kendi çabasıyla genişletilmesi”nden söz eder ki, ben bu tanımı her zaman çok anlamlı bulurum. Gayret göstermezseniz, öğrenmeye, hissetmeye, mücadele etmeye çalışmazsanız doğduğunuz gibi “küçük” bir ruhla ölüp gidiverirsiniz. Bu bir hayata yazık etmek demektir. Hayata yazık etmemenin yolu ruhunuzu “genişletme” çabasından geçiyor belki de.

 

“İnsan öfkesiyle baş başa kalmamalı” diyorsunuz . Neden?

 

Öfkenin haksızlığa uğrama duygusuyla veya yukarıdaki soruyla bağlantılı düşünürsek, gerçekliğin acımasızlığıyla derin bir ilişkisi var. Sağlıklı bir duygu aslında. Fakat insanın içinde bastırılmış, dilsiz bir öfke kişiyi yavaşça, sezdirmeden çürütmeye, aşındırmaya başlar. Böylesi suskun bir öfke sessizce, olanlar arasındaki bağlantının tamamen öznel biçimde çarpıtılmasına yol açar. Bu çarpıtma kötücül sonuçlara, kişinin kendi kendini zehirlemesine kadar ulaşabilir zamanla. İnsan kendi başına, kendi öfkesiyle baş başa kaldığında kötülüğe doğru kolaylıkla meyleder çünkü.

 

Rüyalarımızı hayatımızın bir parçası olarak nasıl algılıyoruz?

 

Rüyalarımız o anda bir dertle boğuşuyorsak hayatımızın bir parçası olabilir kolaylıkla. Hatırlayabildiğimiz tüm rüyalardan söz etmiyorum elbette. Çoğu kez onları bir kez düşünüp veya birisine anlatıp unutuveririz. Ne kadar tuhaf da olsalar bizde bir iz bırakmazlar. Ama bir şeyle pençeleşiyorsak, bir meseleden muzdaripsek onunla ilgili gördüğümüz bir rüya neredeyse nesnelliğin bir parçası oluverir. Bazen bir rüya uyanık olduğumuzda da peşimizi bırakmaz, bizi adım atmaya, seçim yapmaya, karar vermeye zorlar. Onu ciddiye almayarak bildiğimizi okusak dahi arada hatırladığımızda rahatsız olarak “belki de rüyada kastedileni yapmak gerekirdi” diye düşünmekten kendimizi alamayız.

 

Hayatımızda olaylardan ders çıkarmakta ne derece başarılıyız?

 

Maalesef bir bütün olarak insanoğlunun ders çıkartmakta başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Farklı kılıklara bürünmüş olsa da her şeyi tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz. Kuşkusuz parmağımızı elektrik prizine soktuğumuzda eğer hala yaşıyorsak bir ders çıkartırız. Tüm bilimin ve teknolojinin gelişimi böylesi derslerden inşa edilmiştir. Fakat hayat tarzımıza, yaşama anlayışımıza dair derslerde başarılı oluğumuz sözlenemez. Halbuki insanı insan yapan dersler sözgelimi suyun kaç derecede kaynayacağını denemekle veya bir iş görüşmesine takım elbiseyle gitmeyi öğrenişimizle değil, başkasına ve kendimize nasıl davrandığımızla ilgilidir. Yaşamımızın amaçlarıyla ilgilidir yani. Eğer yukarıda söylediğimiz gibi bir hayata yazık etmemek gerekiyorsa kendimizle ve başkalarıyla ilgili ahlaki dersler çıkartmak zorundayız. Ne yazık ki bu o kadar da kolay değil. O kadar kolay olsaydı mikroçipler çağında insanlığın başka bir durumda olması gerekirdi.

 

“Pişmanlık sonsuzu anlamanın ilk adımıdır” ifadenizi açıklar mısınız? Ve de suçlu ya da mağdur olmak arasında nerede durduğumuzun farkında mıyız?

 

Burada elbette ki Hıristiyanlık düşüncesi anlamında doğuştan bir suçluluktan değil kendi fiillerimizle kendimize ve başkalarına yaptığımız ufacık veya devasa kötülüklerden söz ediyoruz. Suçluluktan kendi gayretimizle arınabiliriz ama mağduriyetten değil. Mağduriyet irademiz ve fiillerimiz dışında başımıza gelenlerdir. Bu anlamda her insan mağdurdur. Ama bu her insan suçlu olmak zorundadır anlamına gelmez. Ders aldığımız ve aldığımız dersleri sindirebildiğimiz oranda suçluluktan arınabilmek mümkün. Öte yandan tabii ki insanlığın kahir ekseriyeti şu ya da bu oranda suçlulukla kirlenmiştir. Hayata karşı, kendimize karşı, başkalarına karşı veya Tanrı’ya karşı bir dizi suçtan söz edilebilir. Suç sadece yaptıklarımız değil bazen yapmadıklarımızla da ilişkilidir üstelik. Pişmanlık kendini düzeltebilme çabasının ilk adımıdır bu anlamda. Kendinle uğraşabilmeni, tefekkür edebilmeni ve sindirmeni sağlar. Böyle bir gayret pek eğlenceli gözükmese de yukarıda andığımız alıntıyla “ruhun gelişmesi”ne hizmet eder ve yaşanmış bir hayat sağlar.

 

Hangi etkenlerle yazmaya başladınız?

 

Dert sahibi olmak yaşamımızdaki bir eksikliği derinden hissetmektir. Eskiden şuursuzca hissedilen bir yaranın farkına varmaktır. Ardından onarma, eksikliği tamamlama çabası ve çabayla birlikte hırpalanma da gelir. Zihin sürekli bu çabayla meşguldür ve artık kendine özgü bir dünyası vardır. Yazmak da bir anlamda bu hırpalanma ve çabalamanın yan ürünü bence. Nasıl insan öfkesiyle yalnız kalmamalıysa, kendi çabasıyla da baş başa kalmamalı. Çırpınış paylaşılmalı. Benzer dertleri olanlarla paylaşmak için yazmaya başladım. Hayat, inanç ve yıpranmaya dair şeyler paylaşılmalı.

 

Yeni kitap çalışmalarınız var mı?

 

İkinci kitabım “Gecelerin En Güzeli” Eylül’de çıkacak. 2005 haziranında tamamlanmıştı. “Sürgün Ruhun Rüya Defteri” de 2004’de bitmişti. “Gecelerin En Güzeli” Türk olmanın ne olduğunun irdelendiği, Türk dilinin serüvenini, Şamanlığı ve tarihin neleri değiştirip, neleri süpürdüğünü tartışan bir roman. Ama tarihi bir roman değil. Olaylar günümüz İstanbul’unda ve Tuva’da geçiyor. Şu anda üzerinde çalıştığım roman sanat, İslam sanatı ve tasavvufla ilgili [Ferahlık Anına Övgü]. Araştırma ve ön hazırlık gerektiren romanlar yazıyorum. Ama elbette bir denge olmalı. Bilgiyle, duygu ve çırpınış arasında bir denge olmalı. Aksi halde edebiyat değil kurgulanmış ruhsuz bir bilgi yığınıyla, deyim yerindeyse malumatfuruşlukla karşı karşıya kalabiliriz. Oysa edebiyat her şeyden önce kişinin iç serüveninin, yukarıda söylediğim gayretin ve aşınmanın paylaşılması olmalı. Bir kitaba can veren de budur zaten.