Öfkeyle baş başa kalmak

Söyleşi: Tarık Sipahi

 

"Herkes uydurduğu hikayenin içinde kaybolur."

Cihan Oğuz

 

"Yahudi ruhu"nu kavramak

Berti Erbeş

 

 

 

"Herkes uydurduğu

hikâyenin içinde kaybolur."

Cihan Oğuz Varlık Dergi Temmuz 2006

 

Sürgün Ruhun Rüya Defteri, ilk günahın kefaretini çekmek için dünyaya defalarca gelmeye mahkum edilen ve kafasını “Yahudi ruhu” taşıdığına takmış bir Türk'ün, Hüseyin (veya Harun) Akkirman'ın “amansız” serüvenini anlatan bir ilk roman.

Ömer F. Oyal inanç-aşk-gerilim üçgeni üzerine inşa ettiği yapıtını, roman kahramanı Hüseyin Akkirman ile kadın ile kadın psikiyatr Cihan arasındaki diyaloglarla kuvvetlendiriyor. Ne var ki, evli ve bir kız çocuğu sahibi psikiyatrist Cihan Türkkan, bir intihara/cinayete kurban gider, ve genç kadının – öteki iki psikiyatr ile birlikte çalıştıkları - özel muayenehanesinde sekreter olarak görev yapan Gülay, Cihan'ın “tuhaf adam” Hüseyin Akkirman ile yaptığı seansların notlarından ve kayıtlarından yola çıkarak bu esrarengiz olayı soruşturmaya koyulur. Tam bir gerilim süreci içinde geçen roman, finaldeki ilginç kurguyla sona erer.

Sürgün Ruhun Rüya Defteri anlatımı açısından tam bir usta işi roman. Kişilik çözümlemeleri ve betimlemelerindeki güçlü vurgulamalar; Ömer F. Oyal'ın bu kitabı yazarken geçirdiği yazınsal serüvenin düzeyini de kanıtlar nitelikte.

Yazarın, neredeyse romanın tamamında Hüseyin Akkirman'ın hayata ilişkin sorgulayıcı özelliğini öne çıkararak, yapıtın fonuna bu serüvenin temel basamaklarını yerleştirdiğini düşünmek mümkün.

“Sonsuza dek lanetlenen” Hüseyin Akkirman, reankarnasyon sonucu defalarca gelmek zorunda kaldığı hayatta, kimi kez kutsal bir duvarda bir tuğla, kimi kez Japonya'da kağıt yelpazeler yapan bir kalfa, kimi kez de Asya steplerinde at üzerinde gezinen bir Türk'tür. Ama hayatla hesaplaşmasını hep sürdürür.

“... Her şey unutulabiliyor. Ruhumuzdaki tanımı zor çizikler hariç. Unutuluşun, ihanetin, küçük susuşların, bir bakışın, laf arasında geçen küçük sözcüklerin tarifi zor çizgileri. Sonra yeni bir hayat. Ama ruh tüm geçmişlerin kırık dökük parçalarını da beraberinde taşıyor ne yazık ki.” (S. 20)

Bu uçsuz bucaksız sürgünde, “İnsan ruhunun bir yılanın hışırtılı süzülüşünü bile özler hale gelebilmesini anlatabilmek kolay değil”dir (S. 43) ve “Tarih felaketlere katlanma yarışından ibarettir.” (S. 50)

Zaman zaman “özdeyiş”lerle dolu anlatım tarzı, yazarın zihnindeki sorgulayıcı boyuta işaret etmekle kalmaz, roman kahramanları üzerindeki “yabancılaştırma” efektleriyle de hayat ile didişmeye dönük geniş bir tasavvur alanı oluşturur:

“Şahsen ben unutma olmayan bir hayatı kaldırabileceğimi pek sanmıyorum. Rab felaketin karşılığında unutmayı bahşetmiş bizlere. “Madem pişip adam olamıyorsun, bari unut!” (S. 59-60)

 

İnanca ilişkin göndermeler

 

Kendi deyimiyle Rab'bın, Asya steplerine “oradan oraya koşuşturup duran, hiçbir yerde rahat edemeyen bir kavmin arasına gönderdiği” kahramanımız, alışmak zorunda kaldığı bu yeni durumu özetlerken, aynı zamanda özgürlüğe de vurgu yapar. “Göğün sonsuzluğundan daha güvenlikli bir çatı olabilir miydi? Ufukları baştan başa kuşatan mavilik, atlarımızın ayağında bilinmeze uzanan toprak, tüm evlerden daha sevinç vericiydi. Dört duvara bağlı bir mutluluk mutluluk sayılır mıydı gerçekten? Yağmurdan ve soğuktan ve nehirlerin taşmasından ve elbette ki ölümden hangi duvar koruyabilirdi ki bizleri.” (S. 69)

Steplerdeki bu “özgürlük” hissi, romanda zaman zaman beliren alaysı anlatımla da pekişerek, inanca ilişkin ilginç göndermelerde bulunur.

“... Bizim oralarda bizzat Rab insanları yola getirmek için aşağı iner. Buradan çıkarttığım sonuç şu ki, bozkırın tanrısının insanlarla pek bir alakası yoktu. Hatta onları umursamıyordu bile. Bunca günaha, kana ve dehşete rağmen, Rab burada suskun kalmayı becerebiliyor demek ki. “Öldürmeyeceksin", burada ne komik bir emir gibi kalıyor oysa. Rabbımızın yasakladığı hemen her şey burada bir övünç nedeniydi. Buradakiler, bizimki gibi, illa onları doğru yola getirmeye azimli bir tanrıları olmadığı için çok şanslıydılar.” (S. 93)

Bu ilginç sürgün ruh, neredeyse roman boyunca bu tarz alaysı söylemini sık sık tekrarlar. Ömer F. Oyal, her ne kadar çıkış noktası olarak sürgün bir Yahudi'nin ruhunu baz alsa da, romanın genel senktansını inanç olgusuna yenik düşürmez.

Romanda zaman zaman kahramanımızın kendisiyle olan hesaplaşmasına da tanık oluruz:

“Her küçük boyun eğme ve her küçük göz yumma, her küçük uzlaşma; şeref denilen şeyden ufak ufak bir şeyler götürüp duruyor. Yaşam boyu süren bir şeref erozyonuna maruz kalıyoruz belki. Sonunda, en sonunda yaşlanmışken o ağır hesapları yaptığımızda, eğer bir hayatla gerçekten dürüstçe hesaplaşmak mümkünse, elimizde gençlik günlerimizdeki şereften çok da fazla birşey kalmadığını görüveriyoruz.” (S. 115)

Aslında “sürgün ruh” Hüseyin Akkirman'ın bütün hayat felsefesi “Derin bir kanyondan geçer gibiyim” sözünde saklıdır.

Roman boyunca, geriye dönüşlerle anlatılan o birkaç hayatın ayrıntıları bir yana, Hüseyin Akkirman'ın Psikiyatrist Cihan ile sürdürdüğü diyaloglar da öyküyü çerçeveler. Romanın uzamı, bir yandan Hüseyin Akkirman'ın reankarnasyon betimlemeleriyle biçimlenirken, bir yandan da Cihan aşınmaya başlayan evliliğin ve küçük kızının kötüye giden hastalığının - fon özelliğini aşan – boyutuyla bambaşka bir çerçeveye bürünür. Tam da bu aşamada, sekreter Gülay'ın trajesisi yavaş yavaş devreye girer. Artık üç roman, üç başkahramanın kişiliklerinin çatıştığı bir arenaya dönüşür.

Sürgün ruh bir yandan biçimlendirdiği yeni hayatla uyum sağlamaya çalışırken, bir yandan da günahlarının kendisini sürükleyeceği yeni hayatları düşlüyordur: “Bir ruh nasıl eski dönüşlerin anlamını sezemiyorsa, eski rüyalarını da, eski şiirlerini de bir kalemde söküp atamıyor”, diye yakınır. Ne çare ki, bütün feryadı karşılıksız kalır. Ruh, tamamen tanrının iradesine ve cezalandırmalarına mahkumdur.

Ama tüm bu bireysel kopuş sürecinde bile kimi kez toplumsal göndermeler yapar kahramanımız:

“Toplumların özünü aynı kılan bir şey mi vardı? Bir toplumda her türlü devrim, ideoloji değişse de, bazı şeyler, ruh değişmeden kalıyorsa, toplumları değiştirme çabasının anlamı var mıydı? Herşey değişse de, küçük bir nüve kalıyor ve toplumun tarihsel ruhunu bunlar sürdürüyordu belki de.”

Romanda kahramanımızın “şiirsel” denilebilecek ölçüde olağanüstü betimlemelerine tanız oluyoruz: “Taneleri birbirine bağlayan ipek iplik karanlıkta silinen, karanlık ışıklar saçarak uzaylarda yitip giden yüzlerce kavisli çizgiden ibaretti. Evet, buradaydım. Ruhum utancına ve anılarına uyanıvermişti birdenbire.”

Kahramanımız Hüseyin Akkirman, “Tüm insanların ruhları, birden daha önceki yaşamlarını hatırlasalar, dünya dev bir tımarhaneye ya da en iyi ihtimalle herkesin durmadan dua ettiği bir açık hava sinagoguna dönerdi. Her iki ihtimalin de fazlasıyla sıkıcı olduğunu kabul edersiniz. Ama Rab merhametlidir ve insanoğlunun gerçekle aynı yerde bulunmak istemeyeceğini bilir,” demekle, “zaman” kavramını da sorgular.

 

İdeolojik göndermeler

 

Ömer F. Oyal'ın roman kahramanının ağzından “yabancılaştırma” tekniğiyle ortaya attığı ideolojik göndermeler ise tartışılır nitelikte.

Hayata bir kez daha gelişinde bu kez sol bir parti içinde yer alan roman kahramanı, solun geleneksel anlayışına yönelik eleştirilerini sıralar:

“Elbette hiçbir kongrenin politik bir gösteriye dönüştüğü falan yoktu. Bu şablon cümlelerden eğlenceli bir kitap çıkabilirdi ortaya. Yine de bir şey fark edeceğini sanmıyorum. Birileri mutlaka yine aynı bilgiç cümleleri sarf etmeyi sürdürecekti. Hayatın döngüselliği yer yer çok sıkıcı olabiliyor. Verilen emeklerin bir dizi sersem tarafından sürekli olarak heba edilmesi de insanın içini acıtmıyor değildi. İnsanların devrim yapmaktan çok, yüz yıldır defalarca tartışılmış fikirleri etrafında öbekleşme gibi bir takıntıları vardı sanırım. Üstelik daha da acısı, bu fikirlerin toplumu etkilediğini iddia ediyorlardı. Her insanın kendi düşüncesini çok önemli sanmasında bir acıklı yan daima vardır. Herkesin kendini 1917 yılında sanması, benim kendimi Yahudi sanmamdan neden daha az komik oluyordu, bir türlü anlayamadım.”

Romanın son bölümünde, projektörler sekreter Gülay'ın üzerine çevrilir. Psikiyatr Cihan'ın ölümünün intihar değil, cinayet olduğunu düşünen Gülay, kendisini bir anda serüvenin içinde bulur. Ama kendi trajedisini de bu serüvene dahil ederek.

Yazar, “ Yalanın arabasına istediğiniz an binebilirsiniz; ama bir kere bindikten sonra inmek isteğinize bağlı değildir artık. Duramazsınız, atları sürekli kamçılamak zorundasınız” diyerek, Hüseyin Akkirman ve psikiyatr Cihan ile başladığı bu amansız serüveni, Gülay ile kapatır. Roman ilginç bir finalle biter.

Ömer F. Oyal cidden de usta işi bir anlatım, hayata ilişkin anlamlı göndermeler ve karakterlere yönelik çözümleyici tasvirlerle, Sürgün Ruhun Rüya Defteri'ni bir “ilk roman” olmanın ötesine taşımış. “İnanç” gibi bir handikapla kozasını ördüğü ördüğü yapıtında, özellikle kurgusal açıdan bir zafiyete izin vermemiş. Dili, kalemi ve anlatım düzeyi, Türk romanındaki ortalamanın hayli üzerinde.

Şimdi önünde bir soru işareti var gibi görünüyor: İlk romanın yazılmasına yol açan koşullar, Kabala inancına sahip bir sürgün ruh”un kendisiyle ve hayatla hesaplaşmasındaki gerilim üzerine kuruluydu. Buradaki başarı tartışılmaz. Ama Ömer F. Oyal çıtayı öyle yukarıdan almış ki, inanın aklına ister istemez, bundan sonraki romanlarında – yazılacaksa öyle bir roman – serüvenin ne olacağı ve nasıl yazılacağı sorusu geliyor.

Merakla beklemekten başka çare yok.