Tarih onun ayak izlerinde

Ömer Erdem Radikal Kitap, 4.02.2014

 

 

 

Zanlı, kurban, cefakâr! Çocukluğu Toroslar’da geçmiş birisi için keçi bunların da ötesindedir. Hayat kurucusu saymalı onu. Geniş bir dönüşme kapasitesine sahiptir. Eti, sütü, derisi, boynuzu, kemiği, kılı, hatta sesi başlı başına birer değerdir. Sesi dedim, bilerek dedim, Sezai Karakoç bir şiirinde, “keçiler keçiler, İncil sesli keçiler” diye ışıtır bu sesi. Nesli günden güne tükenen ve tuhaf bir şekilde son otuz yıldır suçlu ilan edilen keçi, bir yandan da gittikçe popüler bir hale geliyor. Geçmişte şehir insanı için pek makbul olmayan varlığı, kaliteli yaşamın gereklerinden sayılıyor bugün. Ne olursa olsun, Anadolu adına iki canlının kitabını yeniden ve özellikle yazmak gerekir. Merkep ve keçi. Tarihin hareket kabiliyetini hatta Asya Tipi Üretim Tarzı’nı gerçeğe dönüştüren onlardır. Dile bile bakmak yeterlidir bu açıdan.

Ömer F. Oyal, bu zıpır olduğu kadar asi, değerli olduğu kadar kötülenmiş, itilmiş canlıyı inceliyor ve zengin bir toplam sunuyor Keçi adlı kitabında. Akdeniz ve Önasya milletlerinin onunla geçirdikleri süreçler ve onun izlerini belgelerle ortaya koyuyor. Bana kalsa, ilkin Konya Karatay Müzesi’ndeki keçi desenli yıldız çininin düşüne dalardım. Selçuklu mavisinin kanatlarıyla daha bir canlanan ve bir nazar boncuğu gibi neredeyse gökyüzünün derinliğini gözünde toplayan keçi figürünün çekimine kapılırdım . Antik çağ kalıntılarına yansımış figürlerin duyurduğu bir şeyler elbette vardır lakin Selçuklu çinisi ile Bizans mozaikleri yansıtabilmişler sanki keçinin ruhunu. Selçuklu ustaları kadar Bizanslı sanatçılar da içten duymuşlar o asi ruhu.

Hareket, dayanıklılık, verimlilik. Belki de keçi, bunca dayanıklılığını insandan öğrendikleri kadar ona öğrettiklerine borçludur. Neredeyse ilk evcilleştirilenlerden olması boşuna değil. Tırmanma, her koşula uyum sağlama ve hemen her mevsim mutlaka insanın işine yarayabilecek bir tarafının bulunması gücü olmuş keçinin. Anadolu’nun kıl çadırları onundur. Bir tür doğal klima özelliği taşıyan bu çadırlar göçebe toplulukların ekolojik yapı şaheseridir. Tasavvufta, dervişlerin dünya ile irtibatı kesmek için giydikleri keçi kılı gömleklere kadar incelir onun varlığı. Verim kanunu ve doğal dönüşümlülük keçinin toprağa benzeyen mütevazı doğasında saklıdır.

 

Masum mu kötü mü!
 

Oğlak… Keçinin tohumudur. Burçlardan birini o karşılar. Daha birkaç dakika önce anne karnında yaşayan bu hayat ve bahar müjdecisi, doğar doğmaz ebedi acelesi varmış ve dünyada gerçek olan tek şey o acemi ve sesi doğaya bırakmakmış gibi çırpınır. Hızla ayağa kalkar. İri ve güzel gözleri ile sağa sola bakınır. Döner annesinin memesine sarılır, sonra da bir an önce zıplayıp kaçmaya can atar. Oğlak sesindeki yüksek hız ve net acemilik hiçbir hayvanda yoktur. İstediği kadar günah keçisi sayılsın o. İstenildiği kadar savunmadan yargılansın keçi keçidir ve soyu hep sürer. İmgesiyle bile başlı başına yaratıcıdır hâlâ. Kelimelerden kimse söküp atamaz. Anlamı çoktan soyutlanıp şehirlileşmiştir bile.

Doğunun keçisi nispeten daha masum (Mevlânâ’nın dediği gibi, keçi selam verir), batının keçisi ise kötüdür. Bu iki kültür kendisine göre yorumlar onu, mite ve imgeye dönüştürür. Kültür ve medeniyetler çokça bu yorumlarla ayrışırlar birbirlerinden. Coğrafya ve inanç belirleyicidir. Ömer F. Oyal, mutfakta, dokumacılıkta, edebiyatta, halk kültüründe ve görsel sanatlarda onun bu aktif ve kalıcı etkisini olanca açıklığı ile karşımıza çıkarıyor. Bu insanın kadim dostu ve âdeta en yakını varlığa saygıyla bakmanın da bir yolu. Hatta insanın geleceği keçiyle yakından ilgili. Yola çıktığı noktada o da var çünkü. Tarih biraz da onun ayak izlerinde. Sıçramalarında.