Önceki çağın akşamüstü

Söyleşi: Serap Çakır

 

Okuduğum kitaplar

Metin Celal

 

Zamanlar Değişirken

Ayşe Düzkan

Okuduğum kitaplar

Metin Celal

 

Okuduğum kita

 

Önceki Çağın Akşamüstü

Söyleşi; Serap Çakır Birgün Kitap 14 Temmuz 2012

 

 

 

 

Önceki Çağın Akşamüstü tam da geçen yüzyılın başlangıcından, 1905 Rus Devrimi’nden şimdiki yüzyılın başlangıcına kadar bir tarihsel yolculuğa çıkarıyor bizleri. Devrimlerin kırılma noktalarına dair ipuçlarıyla Almanya'dan, Çin'e; Rusya'dan, Güney Amerika'ya ilerliyoruz. Romanın kahramanı sosyalist bir partide tam zamanlı olarak çalışan bir karakter. Uğruna mücadele ettiği değerleri sorgulamaya başlamış, işin aslı kendine, eşine, ideolojisine yabancılaşmış bir görüntü sergiliyor. Kitabın yazarı sevgili Ömer F. Oyal’le, devrime, aşka, değişen mücadele şekillerine, umuda ve elbette yeni kitabı Önceki Çağın Akşamüstü’ne dair kısa bir sohbet yaptık.

 

Kitabınızın kahramanı belli ki usanmış. Hayatının her iki alanında da aşkını kaybetmiş üstelik. Hem kişisel hayatının aşkını hem de yine kişisel hayatının merkezinde yer alan ideolojik aşkını kaybetmiş bir adamla karşılaşıyoruz. Solla kahramanımızı yabancılaştıran da bu galiba. Onu bir aşk olarak değil de bir iş olarak algılaması zamanla.

 

Bir partide ya da teşkilatta tam mesaili çalışıyorsanız bir süre sonra o yapının gündelik gereklilikleri usandırıcı bir sürece dönüşebiliyor. Düşünün, her gün sayısız örgütsel işiniz var ve bunların hemen tamamı tabir caizse görünmez işler. Her mitinge, her eyleme gidiyorsunuz. Oraya gelen pankartları sabah altıda minibüsle taşıyan, polis bariyerinden onları kâğıtla, imzayla geçiren, alana getiren, alana göre dizen, ilçeler listesini eline alıp pankartların dizilişini planlayan, ilk ekiplerin gelmesini beklemek için bir buçuk saat orada bekleyen sizsiniz. Herkes dağıldıktan sonra da onları yine kayıtlı olarak toplayıp minibüse ya da otobüse bindirip, depoya götüren yine sizsiniz. Haftanın en az altı gününü saatlerce süren toplantılarda geçiriyor, sayısız evrak işiyle uğraşıyorsunuz. Tüm bunlara ilaveten de partideki diğer insanlarla uğraşıyorsunuz. İşte bu durum, bir süre sonra usandırıcı bir sürece dönüşebiliyor. Bu kitap biraz bu tip insanların hayatını konu ediniyor. Bölünme sürecindeki bir birleşik kitle partisindeki bu tip insanların ruh halini konu ediniyor.

 

Romandaki kadınlar yani Ceyda ve Nazlı. Birbirinden çok farklı iki kadın var romanda. Ceyda ve Nazlı. Ceyda pavyonda çalışıyor, Nazlı ise kendisini sosyalizme adamış bir kadın. İki kadın arasında kalan evli bir adam var. Kahramanımız, Ceyda’yı da seviyor ya da sevdiğini düşünüyor, neden?

 

Herhalde içinde bulunduğu sorundan kaynaklanıyor bu durum. Karısı Nazlı’yı da, mücadele ortamını da bir görüyor ve bunun dışına çıkmak istiyor. Her insan kendi yolunu kaybedebilir veya mevcutu durumunda sıkışabilir ve bu durumdan en kolay gözüken sıyrılma yolu başka bir insana tutunmaktır.

 

Ceyda onun limanı o zaman.

 

Bir tür kurtuluş yanılsaması.

 

Ama sonra Ceyda’yla da hayatın başka türlü zorluklarıyla karşılaşıyor.

 

Elbette, çünkü bakıyor ki, orada da başka bir gerçek hayat var. Sonunda herkes kendi hayatının açmazlarıyla sıkışmış durumdadır. Ceyda’nın da kendi hayatı ve kendi beklentileri var. Nihayetinde de onların çatışmasına tanık oluyoruz zaten.

 

Peki insanın seveceği aşık olacağı insanı seçemeyeceği gibi bir gerçeğe ulaşabilir miyiz? Ceyda bir anlamda bunun bir örneği değil mi?

 

Ceyda dünya değiştirme yanılsamasının bir örneği. Ama sorunuza gelirsek seçilebilir ama bu süreyle sınırlı bir şey.

 

Nasıl yani?

 

Herkes için hayat başka dinamiklerle yürüyor. Âşık olacağın, insanı seçebilirsin beraber de olabilirsiniz. Ama bu nihai bir şey değil. Sonunda ilişki başka türlü bir alışkanlığa dönüşüyor ve sonunda da bitiyor. Bitmeyebilir de ama nihayetinde artık o âşık olduğun değildir, başka bir durumdur.

 

Kendine yabancılaşan bir insan- çok başka birine - Ceyda gibi yabancı bir dünyadan kadına yönlendirebiliyor insanı. Aşk ve merak bizi nerelere götürebilir?

 

Merak zaten aşka götürüyor. Merak ya da bilinmezlik ortadan kalkınca zaten aşkın ağırlığı ve keşfetme duygusu da ortadan kalkıyor. O zaman daha bilindik bir ortam oluyor.

 

Kahramanımızın ideolojik anlamda ve eşi Nazlı’da keşfedeceği şeyler bitmiş miydi? Aşk öyle bir süreç mi? Bir süre sonra ya da o birliktelik yabancılaşmaya yüz tuttuğunda onu bir daha çeviremiyor muyuz?

 

Bence çeviremiyoruz. Herkes kendi imkânlarını, kişilik olarak kendi imkânlarını bir şekilde kullanıyor, kişilik olarak kullanıyoruz. Karşıdaki de kendi imkânlarıyla bizim imkânlarımızı kullanıyor. En sonunda bir tür bunların tükendiği ve artık herkesin kendini şu veya bu şekilde bildiği bir noktaya geliniyor. İşte bir süre sonra, soğuma noktasına geliniyor. Biraz sinir bozucu ama maalesef öyle olduğunu düşünüyorum.

 

Aşk hep benzer dünyalarda yaşanan bir şey mi? Benzer dünyaları mı kapsamalı?

 

Bence o değil. Bence gelip geçici olmak aşkın özünde olan bir şey. Ama aynı dünyadan insanlar olursanız paylaşacağınız şey çoktur, bir şekilde ilişkinizi kurumlaşması mümkün olur. İlişkiniz kurumsallaşabilir, otuz yıl da sürebilir ama diyelim aşka tam olarak ne diyorsak o, bitmiş olur, başka bir şey olur.

 

Kitaptan bir cümle okuyorum. “Saçmalığın toplumsallaşması bireyin özgüvenini artırır. Bizim yüzyılımızın basit ve apaçık karanlığı artık cicili bicili neon renklere bürünüvermişti anlaşılan.” Hala karanlıkta mıyız? Nasıl bir karanlık bu?

 

İnsanoğlunun yaşadığı bütün çağlar şu ya da bu şekilde karanlıkta. Zira insanoğlu birbirine zulmetmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Toplumsal adaletsizlik neredeyse zamanlar üstüdür. Bu arada kendine zulmetmeyi de ihmal etmez tabii. Üstelik “ilkel komünal” diye adlandırılan toplumların da mutluluktan mest olmuş biçimde yaşadıklarını sanmıyorum. Çünkü nihayetinde onlar da insanlardan oluşuyor. Karanlık biçim değiştirir hepsi bu. Ta Mezopotamya uygarlıklarından kalan kil tabletlere çivi yazısıyla yazılmış mektuplarda bile zamanın yozlaştığından, dünyanın anlaşılmaz biçimde bozulduğundan, eski değerlere saygı kalmadığından söz ediliyor. Eski Yunan'da da böyle tonlarca metin var.

 

Aydınlanma çağı koymuşuz adını…

 

Aydınlanma çağı denilen dönem gerçekte Batı Avrupa’nın toplam nüfusunun yüzde birini ilgilendiren bir kavram. Aydınlanma Çağı denilen çağda gerçekte köyler yoksulluk, açlık ve mülkiyetin el değiştirmesiyle kitlesel olarak boşaltılıyor, köylüler şehirlere geliyor, otuz kişi yirmi metre karelik evlerde insanlık dışı koşullarda yaşıyorlar, fabrikalarda ölesiye çalıştırılıyorlardı. Tabii ki bitip tükenmeyen savaşları da unutmayalım. Öyle bir çağdı bir yandan da. Ama tabi fikriyat olarak evet, dini taassuptan çıkılarak başka dünyanın başka rasyonel dinamiklerle ölçülebildiği bir zamana geçildi. Ama aslında rasyonel denilen bir dünyanın kurgulanması da dünyayı yönetenlerin tasavvuruydu.

 

21. yüzyılın karanlığı nasıl bir karanlık?

 

21. yüzyılın karanlığı, her şeyin fazlasıyla sanal hale gelmesiyle ilgili. Sahte değil sanal. Bir yandan aşırı bireyselleşme ve bireylerin tektipleşerek yalıtılması öbür yandan da bu yaltılmayı örtbas eden bilişim teknolojisindeki olağanüstü gelişmeler. Bir yandan insanlar üzerinde olağanüstü kontrol mekanizmaları öbür yandan biraraya gelemeyecek biçimde yalıtılmış bireyler. Ama buna karşılık tabii ki baskı mekanizmaları ve zulüm asla sanal şeyler değiller.

 

22. Yüzyıl'a geçsek yine karanlık bir çağ mı olacak?

 

Dünyamızın 22. Yüzyıl'ı görüp göremeyeceğini sanırım bugünkü mücadeleler belirleyecek. Dünyayı avuçlarının içine almış olan ekolojik krizden sözediyorum. Kimileri sermayenin de bir aklı olduğunu ve işi dünyanın imhasına kadar vardıramayacağını sanmakta. Bu tam bir hamhayal. Çıkarların maksimizasyonu çabası kolektif felaket ihtimallerini daima görmezden gelecektir. Eşyanın ve de insanın tabiatının bir gereği. Dünyanın yok edilmesi süreci yavaşlatılabilse bile Mad Max benzeri karşı ütopyacı kurgubilim filmlerindekine benzer bir dünyada yaşamak artık o kadar da hayali görünmüyor.

 

Yeni dünya düzeni, mücadelenin şeklini de değiştirdi sanki. Mücadele alanlardan başkaca sahalara kaydı. Şu anda solun en büyük problemlerinden biri de bu mu? Mücadelenin şekil değiştirmesi mi?

 

Evet, ama bunun sonuçlarını henüz tam olarak bilemiyoruz. Bir yandan farklı bir dünya var ama tam olarak bu dünyanın nereye doğru geliştiğini tam tam olarak kavrayamıyoruz. Herhalde iletişim teknolojisinin imkanlarından ve internet aracılığı ile sosyal ağlarda yaygınlaşan örgütlenmelerden söz ediyoruz. Mücadelenin alanlardan internet ortamına kaymasından değil de belki de internet ağları aracılığı ile alanlara çağrı çabasından söz etmek daha doğru olabilir. Öte yandan biz yaştakiler tabir caizse daha “ortodoks” bir kuşaktan geliyoruz ve yeni zamanların sorunlarını da “ortodoks” ölçütlerle değerlendiriyoruz. Gerçi bana sorarsanız bir ölçüde ortodoksluğun bir zararı olmaz derim. İnsanlarla yüzyüze sahici bir ilişki kurulamayan, kişileri toplu hareket etme bağlamında dönüştürmeyen ve bu anlamda deneyim kazandırmayan, yani yalıtılmışlığın aşılmasına katkıda bulunmayan, elektrik şalterine ve internet servis sağlayıcılarının insafına kalmış bir mücadele biçimine kuşkuyla yaklaşmak olağan. Dolayısıyla, her an ortadan kaldırılabilecek bir haberleşme kanalı. Ama bir yandan da işte en son Ortadoğu'da ciddi gelişmelere yol açtı. Ama örneğin Tunus’ta olanlar sıfırdan gelişen bir hareketin sonucu değildi. Orada uzun yıllardır ciddi bir İslamcı hareket var, ciddi bir tür sosyalist hareket ve ciddi bir liberal muhalefet var. Bu hareketlerin alanlarda, sokakta, işyerlerinde uzun yıllar boyu süren çalışması olmasa bu sonuç gerçekleşmezdi. Sosyal ağlar üzerinden örgütlenme ve hareketlerle anlık parıltı ve ilgi yaratabilir ama bana sorarsanız uzun ömürlü ve hakiki olamazlar. Mücadele dediğimiz şey ortak fikirler etrafında diğer insanlarla birlikte çalışarak birlikte dönüşmektir de aynı zamanda.

 

Yani bir sonuca götürmez mi?

 

Başarılı her kalkışmanın, ayaklanmanın ardından bir tür oturma ve kurumlaşma dönemi oluyor. Ayaklanmanın kazanımlarının oturtulması yani. Şimdi bunu sağlayacak aktörler kim? Mısır halkı ayaklandı, sokaklara çıktı. Mısır tarihi için çok ciddi bir şey bu. İngilizlere karşı ayaklanmalarından sonra bu herhalde en büyük ayaklanma, ama şu andaki durumda bu süreci kim örgütlüyor? Önemli olan bu. Oradaki Müslüman Kardeşler 1920'li yılların sonlarından beri faaliyet yürüten bir örgüt. Hasan el-Benna'dan başlanarak bir sürü üyesi öldürüldü ya da idam edildi, sayısız üyesi hapishanelerde çürüdü. İşyeri, mahalle, okul gibi gerçek alanlarda bir sürekliğiniz ve mücadeleniz yoksa yeni zamanların getirdiği olanaklarla elde edecekleriniz haliye uçucu olacaktır.

 

Artık mahalle örgütlenmelerinden bahsedemiyor muyuz? Bir devrimi arayacaksak başka bir örgütlenme şekline doğru bakış açımızı da değiştirmemiz gerekiyor galiba.

 

Bana sorarsanız eskiden sol, fabrikalardan önce mahalle ve hemşerilik bazında güçlüydü. Büyük şehirde gecekondu mahallesine geliniyor, hemşeriler aynı mahalleye yerleşiyordu ve hemşerilik bazında sol kısa zamanda güçlenebildi. Hatta fabrika örgütlenmeleri bile gelişmişliğini büyük ölçüde mahalle-hemşehri eksenine borçluydu. Şu anda da bence hala mahalle örgütü en önemli, en sıcak örgütlenme biçimi. Ama artık mesela İstanbul metropolleştiği için bunu görebilmek zor. İnsanların çalıştıkları ya da bulundukları semtten şehrin merkezindeki bir eyleme üç aktarmayla iki saatte gelebildikleri bir durumda bu kopuş anlaşılabilir bir şey. Şimdi yeni yasalarla beraber mahallelerin çoğu yıkıma uğruyor ya da birkaç yıla kadar uğrayacak Mahalleler yıkıma uğrayınca ne olacak? Buna karşı en ciddi biçimde mücadele edenler hakikaten o mahallelerde şu ya da bu şekilde örgütlenmiş olanlar. Mesela ilk defa bu 1 Mayıs’ta “yıkımları durdurun” gibi yüzlerce döviz taşınıp, pankartlar açıldı. Bu yeni yıkımlarla beraber herkes toplu konutlara taşınacak, öyle görünüyor. Mahallelilik dediğimiz durum ciddi biçimde sarsılacak, hemşehrilik bağları zayıflayacak. Bu yepyeni bir durum. İşte o zaman TOKİ'nin ya da başka inşaat firmalarının inşa ettiği, şehrin merkezine çok daha uzak devasa yeni toplu konut bölgeleri yeni örgütlenme alanları olacak. Ya da bunu görüp buna göre örgütlenenler bir süreklilik sağlayabilecekler.

 

 

Birgül diye de bir karakter var romanda, Haydar diye de bir sevgilisi. Orta yaştaki sosyalistlere göre daha dik kafalılar ve daha sert bakıyorlar hayata ama kahramanımız anlıyor onları. o da o yollardan geçti ve şimdi de yeğeni geçiyor çünkü.

 

Kitapta vurgulanan konulardan birisi de bu aslında. Her kuşak, yeni baştan başlıyor. Her kuşak kendinden öncekileri beğenmiyor. Her kuşak kendi tarihini yeni baştan yazıyor. İşin acıklı yanı deneyim birikimi diye bir şey olmayışı belki de. Zaten yine aynı zamanda her kuşak kendinden sonrakileri de beğenmiyor.

 

Son olarak şimdiki gençlik için neler söylemek istersiniz?

 

Daima gençlikten şikâyet edilir. Hemen her parti ya da örgütte gençlik hep ayrı bir sorundur ya da önderliğin nazarında daima sorun çıkartır. Bu da aslında klasik bir durumdur. Yıllardır mücadele içinde olanlar gençliğin kendileri gibi olmadığını iddia ederler, gençlese önlerinin kesildiğinden, ciddiye alınmadıklarından yakınırlar. Ama günümüz için konuşursak, gençliğin on yıl öncesinden daha cansiperane bir çaba içinde olduğunu teslim etmek gerek. Yüzlerce öğrencinin cezaevlerinde bulunduğu, baskının giderek şiddetlendiği bir ortamda direnmek ve devam etmek daha bir adanmışlık gerektiriyor. Ama tabii biz yaştakilerden farklı bir dünyaları var muhakkak. Gençlik olmazsa, örgütler gençleşmezse ölür. Gençlikten şikayet edilebiliyorsa hala umut vardır yani.