Aşırılık Cenneti

Japon Edebiyatı üzerine

Ömer F. Oyal

 

 

 

 

 

Almanlarda aşırılık tek yönlüdür, Japonlarda ise her yana doğru saçılır. Hem sadelik, hem kahramanlık hikâyeleri, hem hiçliğin krallığı, hem tutkunun gündelikliği, hem sanayi toplumlarının yabancılaşmış bireyi ve hem de olasılıkların eşitliği aynı düzlemde yer alır. Japon edebiyatını aşırılığın krallığı yapan da budur.

“Batı'nın tekniğini alan ama kendi kültürlerini koruyan Japonlar” efsanesi Türkiye'nin modernleşme yılları boyunca en romantik izleklerden birini oluşturmuştu. Öyle ya, aşağı yukarı aynı tarihsel dönemlerde benzer sorunlarla karşılaştığımız bu ülke kendi geleneklerimizden ve kültürümüzden feragat etmeden modernleşebilmemiz için bir örnek olabilir miydi? Bu sorunsal zoraki modernleşmenin yaşandığı hemen tüm dünyada benzer biçimlerde tartışılmıştır. Tüm efsanelerin aksine Japonya da tam da Türkiye'de yaşanan karşıtlıkların girdabından geçti. Tabii Japon edebiyatı da.

 

Modernleşme

 

Meiji Restorasyonu (İmparator Meiji dönemi; 1868-1912) Japon modernizmi için tarihi bir dönemeçti ve “restorasyon”dan kasıt yetkilerin yüzyıllar sonra askeri sınıfın elinden alınarak yeniden imparatora devridir.

Bilindiği gibi Japonya çok uzun yıllar boyunca ülkeye yabancıların girişini yasaklamış bir ülkeydi, ülke ile dışarıdaki dünya arasındaki tek ilişki Nagazaki'deki küçücük ticaret adasıydı ve adadaki Hollandalıların bir köprü ile şehre bağlı adadan karaya geçişlerine de izin yoktu. Togukawa Dönemi'nin sonlarında başta ABD olmak üzere dış baskılarla bunalan yönetim yabancı güçlerle direnebilmenin ancak teknolojinin ve yönetimin modernleşmesi ile mümkün olduğunu ister istemez kavramışlardı. Buharlı gemilere ve toplara karşı yelkenlilerle mücadele etmek olanaksızdı çünkü. Bu anlamda modernleşme tartışmaları ve ilk önemli atılımlar Togukawa Dönemi'nin (1603-1868) sonlarında başladı ama Meiji dönemi her açıdan yeni bir çığırdır: Yeni anayasa, samuray sınıfının ilgâsı, eğitimin ve ordunun modernleşmesi ve hemen her alanda Batılılaşma çabası. Eskiden sadece Hollandalıların eserlerinin çevirileriyle bilinebilen Batı artık tüm enstrümanları ile birlikte ülkedeydi.

Böylece efsanenin aksine Batı ülkeye sadece teknoloji ile değil kültürü ile birlikte girdi. Zaten bu ikisini birbirinde ayırmak neredeyse olanaksız. Binlerce Japon genci okumak ve modern bilimleri öğrenmek için Batıya gönderildiğine gidenlerin karşılaştığı dünyanın büyüleyiciliği Japon hortlak hikâyelerine, genelev aşklarına ve samuray destanlarına odaklı geleneksel edebiyatı gayet solgun bir ışık altında bırakıyordu. Aynı dönemlerdeki çeviri dalgası da böyle bir büyülenmenin sonucuydu.

 

Karşıtlıklar

 

Modern Japon edebiyatı keskin karşıtlıklarla dolu bir ilkimde serpilmeye başladı: Gericilik ile restorasyon; imparatora hürmet ile yabancıların dışlanması; tecritçilik ile dışa alışma; ultra milliyetçilik ile evrenselcilik; Doğu ve Batı. Bunlar farklı çehrelerle de olsa bizim de yakından bildiğimiz karşıtlıklar. Tabii Japonya ile Türkiye arasında karşılaştırma yapmak her zaman doğru değil. Osmanlı Devleti eski dünyadaki üç kıtanın ortasında yer alan bir imparatorluktu, dünya ile ilişkileri daha en başından içili dışlıydı. Japonya ise Kore ve Çin ile ancak denizden bağlantılı olabilen tecrit olmuş orta halli bir ada devletidir. Yine de emperyalizm döneminde her ülke kendi özgüllüğünde yeni karşıtlıklarla karşı karşıya kaldı ama tecritçilik ile dışa alışma, ultra milliyetçilik ile medeniyet ve aydınlanma, doğu ve batı gibi tartışma başlıklar baki kaldı. Tabii o sıralarda henüz “modernizmin aşılması” gibi bir tartışma başlığı söz konusu değildi.

Edebiyat tarihi çalışmaları ister istemez çeşitli sınıflandırmalara giderler. Modern Japon Edebiyatının ilk dönemlerine ilişkin sınıflandırmalar da özellikle “Ben romanı”, “itiraf edebiyatı”, “doğalcılık”, “romantizm” gibi başlıklar çevresinde toplanır. Fakat özellikle de ilk yıllarda bu tanımların Batılı tanımlardan farklı olduklarını ve iç içe geçmelerin de nadir olmadığını belirtmek gerek. Aslında Meiji dönemi boyunca bir itiraf salgınından söz etmek mümkün. Kişilerin ayaklarını bastıkları eski samuray rejimi yıkılmıştı ve bu ailelerin toplumsal statüdeki ayrıcalıkları yitirmiş olan çocukları kısmetlerini ve eğitimlerini almak üzere özellikle de Tokyo'ya akıyorlardı. Dönemin aydınları çoğunlukla alt sınıf samuray ailelerine mensuptular. İtiraf yazınında kayıptan duyulan hınç, yeni rejimin anlaşılmazlığı, Batının görüngülerinden duyulan şaşkınlık iç içedir. İtiraf edebiyatı henüz Batı'daki benzerleri ile karşılaştırılışacak bir nitelikten çok bir iç dökmeydi diyebiliriz. Zihinsel ve toplumsal yapının hızlı değişimi bireyi hızla ortaya sürmekteydi. Bireyin icadının Batı edebiyatında yaşamsal önemde olduğu malum, buna karşın “Ben Romanı” henüz bireysel derinliğin yoğunlaşmadığı dönemlerde başlayan kişisel bir anlatıdır ve henüz modernleşmiş öznenin sorunları söz konusu değildir.

Togukawa ve Meiji dönemlerinin klasik üsluptaki romanları daha çok yazı dilinin farklılığı ile belirginleşirler ve yazının gündelik konuşma diliyle yazılması tıpkı bizdeki gibi bir mücadele ve tartışma alanıydı. Türkiye'de “Milli Edebiyat” tartışmalarının ana konusu olan sadeleştirilmiş dil tartışması Japonya'da da modern uluslaşmanın basamaklarından biriydi. “Doğalcılık” da bir Batı edebiyatı kavramı gibi duruyor ve onunla da sık sık karıştırılıyor ama Japonların doğallıktan anladığı samimiyet, içtenlik gibi bir şeydir. Aslında bu herkesin romancı olabileceği bir çağ idi. Aile ve büyük kent çelişkisi, büyük kentlerde özellikle de Tokyo'daki karmaşık hayat, aşk sancıları ve kendi içine kapalı bir dünya. Tüm bunları Koda Rohan'ın kağıt fenerlerle aydınlanmış, ışılayan karlarla bezeli Edo dünyasında da görebiliriz.

Toplum düzeninin değişimi özellikle samuray ailelerinde bir sarsıntı yaratsa da hızlı Batılılaşmanın toplumda zihinsel bir paniğe yol açmamasının nedeni Japon dünya görüşünün gevşekliği idi. Bir yandan hızla sanayileşiliyor, sokakta Batılı giysilerle dolaşanlar hızla artıyor, 1900'lardan itibaren beyzbol gibi Amerikan sporları her yanı sarıyor ama buna karşın şiddetli bir ruhsal fırtına yaşanmıyordu. Japon zihninin dışarıdan her şeyi kolayca alabildiği ve kolayca bırakabildiği sıkça söylenmiştir.

Bu dönemlerin önemli kişiliklerinden Yukiçi Fukuzawa (1835-1901) Samuray sınıfının boş zihninin her şeyi almayı kolaylaştırdığını söylüyordu: “Yeni Japon uygarlığı Samurayların cahilliği sayesinde kurulmuştur.” Gerçekten de Konfiçyusçuluk da, Budizm de, Hristiyanlık da dışarıdan gelmiş ve pragmatizm zemininde eşitlenivermişlerdi. Dışarıdan yeni şeyler öğrenmeye karşı bu rahatlığı Batılılaşmacı Fukuzawa'nın 1872 yılında basılan Bilime Övgü adlı kitabının 220 bin satmasından da anlayabiliriz. O sıralar ülkenin nüfusu 35 milyondu. Ama yine de Fukuzawa bile Batılılaşmaya yaklaşımı “Japonya'nın ruhu, Batının bilimi” sloganıyla özetleniyordu. Nakae Çömin bu (1847-1901) tartışma ortamının boşluğunu hicvetmekten çekinmez. Onun “Üç Sarhoşun Siyasi Tartışmaları” adlı kitabı Ömer Seyfettin'in Efruz Bey öykülerini hatırlatır. Üç kişi milliyetçilik, özgürlükçülük ve temkinlilik görüşlerini savunurlar. Herhalde Fukuzawa temkinli olanın arkasındadır. Tüm gece süren tartışma şafak sökerken nihayet sonlanır: “İki misafir bir daha eve hiç dönmedi. Yogaku Şinşi (özgürlükçü ve Batıcı karakter), Kuzey Amerika'ya seyahate çıktı, Goketsu (milliyetçi karakter) Şanghay'a gitti. Nankay-Sensei ise hâlâ içmeye devam ediyor.”

 

Yeni bir din

 

Aynı dönemde Protestanlık da ülkede hızla yayılmaktadır. Misyoner faaliyeti, açık kapı politikası izlemeye başlayan ülkeye son hızla dalmıştı ve kaynaklara göre o dönem Protestan Japonlar ülkede %1,-1,5 oranındaydılar. Gerçi Hristiyanlık Japonya için yeni bir din sayılmazdı ama Protestanlar modernleşmenin başlıca destekçisi ABD'den geliyorlardı ve Katoliklerin aksine çağın ruhu ile gayet uyumluydular.

Böylece Meiji döneminde hatırı sayılır bir Protestan aydın kuşağı serpildi ve tabi başta da yazar Kanzo Uçimura geliyordu. Japon düşünce biçimi aşkınlık olarak tanımlayabileceğimiz bir tarza pek uygun değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse Hristiyanlık gibi tek tanrıcı aşkınsallığı öne süren bir din bile Japonya topraklarında manevi alemin biricikliği rolünü kapamadı. O da Şinto tanrıları, Amida Buda sunaklarında bir diğer değer olarak eşitlerden birisi konumuna düştü. İsa bu tanrılara bir yenisi olarak eklendi o kadar. Muhalif ve savaş karşıtı Kenzo Uçimura'nın Hristiyanlığa geçtikten sonra çevresinden gördüğü baskılar üzerine Şinto tapınağına gidip tanrılardan yardım istemesi bu açıdan tipiktir ve Japon ruh durumunu pek çok kalın kitaptan daha iyi anlatır. Hristiyanlığa geçmek toplumda mevcut değerlerin üstesinden gelmeye yetmiyordu. Shiga Naoya'nın dikkate değer öyküsü “Bulanık Kafa” (1911) tam da böyle Hristiyanlığa geçmiş bir gencin hikayesini anlatır. Din değiştirmekte kınanacak bir yan yoktur ancak sürekli spor yapan ve cinsel arzuların zorladığı gencin sporu bırakmasına karşın cinsel isteklere yenilmesinin yeni inancıyla yarattığı karşıtlık vicdanını yormaktadır. Aslında bu öyküde geleneksel ile yeni aşkınsallığın çatışmasını berrak biçimde görürüz. “Hristiyanlığı kabul ettikten sonra tüm yaşantım tepetaklak oldu. (...) Kitaplar... yediğim et yemekleri... sporu bıraktığım için harcayamadığım enerji... işte bunlar beni mahvediyordu. İçgüdülerimi bastırmam bir türlü mümkün olmadığı için, sonunda uykusuzluk işkencesi geldi yakama yapıştı.” Burada geleneksellikten kastın sağlık ve cinselliğin ferahlığı oluşu da ilginç.

Hristiyanlık inancının evrensel değerlerle bağlanmaya çalışan pek çok aydının seçimi olması gerçekte yine de ciddi bir zihinsel kopuş getirmedi ama şunu da söylemek gerek ki muhalif, militarizm ve savaş karşıtı ve hatta Komünistler içinde Hristiyanlığı seçmiş olanlar azımsanamayacak orandaydılar.

 

Gelenek ve arzu

 

Yoğun biçimde Batı kültürüne maruz kalmak kültürel bilincin güncellenmesini hatta belki inşa edilmesini gerektiriyordu. Modern Japon edebiyatı aşkınsal dünya görüşü ile geleneksel Japon ruh halinin çatışmasından doğdu. Japon edebiyatı aşkınsallığı içselleştirip meşrulaştırdı, Japon ruhuna aykırı aşkınlıkları da budadı.

Togukawa Dönemi'nde ülke kültürü iki önemli şehirde odaklanmıştı. Sembolik İmparator'un ikamet ettiği Kyoto ve ülkenin gerçek yönetim şehri olan Edo, yani Tokyo. Edo kültürü kentli, muhafazakar ve tüccarların hakim olduğu bir kültürdü. Bu kesimin Zen Budizm'in hiçlik algısıyla pek ilgisi de yoktu. Onlar daha ziyade işten ve aile sorunlarından arta kalan zamanlarını Geyşa evlerinde geçirme eğilimindeydiler. Bizim kültür dünyamızda gelenek ve arzu kelimelerinin yan yana gelmesi oldukça zor ama Japonlarda öyle değil. Togukawa Dönemi'nde Batılılara karşı önlemleri düşünenler sadece Samuraylardı. Edebiyatın esas takipçisi olan tüccarlar ve orta sınıf ülkenin içinde bulunduğu sıkışmışlıktan pek haberdar gözükmemektedir. O dönem üretilen edebiyata kaçış edebiyatı bile denilemez zira bu kesim için kaçılacak sorunlardan haberdar olmak da söz konusu değildir. Böylece ya eğlence merkezlerindeki hazcılığa ya da hayal dünyasına çekiliniyordu. Şarebon romanları ve Buncin Edebiyatı bu türün öncülleridirler. Ortadoğuda da, Batıda da açık saçıklık, “gayrımeşru” ilişkiler kopuk sınıflara aittir. Japonya'da ise randevuevi, Geyşa evi kültürü orta sınıf kültürünün ayrılmaz bir bileşeniydi. Eğlencelik edebiyat hayat kadınlarıyla, geyşalarla süregelen dramatik ilişkilerle örülüydü ve bu yaşamın incelikli kuralları vardı. Erkek egemen toplumda erkek tüccar sınıfının zevkleri bir ölçüt oluşturuyordu. “Ben romanı” henüz bugün bizim anladığımız anlamda bireycilik demek değildir ama bireyciliğin üstadı Nagai Kafu (1879-1959) yukarıda andığımız edebiyat türünün estetize olmaya sıçramış öncüllerindendi. Bireycilik bir Japon yazarın başarması en güç olan şeylerden birisiydi ve Kafu, Tokyo'daki genelev mahalleleri, buradaki aşklar ve tutkular üzerine yazıp durdu. “Sumida'nın Doğusunda Bir sevda Serüveni” (1937) bugün hâlâ Japonya'nın savaş yıllarını anlatan en iyi romanlardan birisidir. Üstelik Kafu zinaya kesinlikle karşıydı ve Geyşaların müdavimi, randevuevlerinin gediklisi olmayı zina olarak görmüyordu. “Sevda”nın Japon geleneğinde yerinin olmadığı, bunun Hristiyanlıkla birlikte gelmiş bir kavram olduğu yolundaki tartışmaya da geçerken değinmiş olalım.

Meiji döneminden sonra gelen Taişo Dönemi (1912-1926) genellikle “Taişo Demokrasisi” olarak adlandırılır ve yine genellikle Weimar Almanyası ile benzetilir. Tabii daha çok kültür yaşamının avangart görünümleri ve ardından gelen militarist rejim açısından. Taişo döneminde ortaya çıkan yazarlar gurubunda önde gelen iki ismi ülkemizde de hayli tanınmış olan Kavabata (1899-1972, 1968 Nobel Ödülü) ve Tanizaki'dir. (1886-1965) Bu iki isimde de gelenekselcilik ile arzunun tuhaf bileşimini berrak biçimde görebiliriz.

Kavabata Japon güzelliklerinin peşindeydi ve buna kadınlar da dahildi. Kawabata şiirseldi ama duru ve biraz da sert bir şiirden söz ediyoruz. Onun bir anlamda Zen Budacılığını yeni bir zeminde güncelleştirmeye, Zen ruh halini kitaplarında içselleştirmeye çalıştığını düşünebiliriz. “Go Oyunu”ndaki ünlü cümleyi buraya alalım: “O inanılmaz kaderini sonuna kadar izlemişti Usta. Kaderi izlemek, o kaderle övünmektir denebilir miydi?” Keskinlik, ekonomi ve doğanın açımlanışı. Fakat doğa asla manzara demek değildir. O hep kalıcı Japonya'nın peşindeydi. 2. Dünya Savaşı'nın ateşi, militarist rejim, işgal ve toplumun fırtınalı değişimi içerisinde sabit kalan şeylerin peşindeydi. Kitaplarındaki sessizlik duygusu hep kalıcı olana gönderme yapıyordu. “Bin Beyaz Turna”daki unutulmaz çay töreni anlatısı da, bahçe düzeninin yüceltilişi de gerçekten de Zen Budist hiçlik söylemi üzerinde duruyor gibidirler. Buna rağmen Kawabata Taişo Dönemi sonrasındaki genel milliyetçi hezeyanın ve savaş şakşakçılığının dışında kaldı. O aslında savaş öncesi eski duru Japonya'yı özlemektedir. Bu anlamda Juniçiro Tanizaki ile benzer hisleri taşıyor diyebiliriz. Kawabata'da kadınlar ve erkeklerin silikleştirilmeye çalışıldığından çok söz edilmiştir. Çokça sözünü ettiği genç kızlar bile tam bir kişilik bulmazlar, kişilik bulan tek şey suskun doğa görüngüleridir ama manzara değil. “Samanyolu onların koştuğu yönde akıyor ve Komako'nun başını ışığıyla yıkıyor gibiydi. Komako'nun hafifçe kalkık burnu çok net görülmüyordu ve dudaklarının rengi uçmuştu. Gökyüzünü boydan boya aşan ve dolduran ışık o kadar donuk olabilir miydi? Şimamura buna inanmakta zorlanıyordu. Işık, yeni ayın olduğu geceden bile solgundu, ancak Samanyolu en parlak dolunaydan bile parlaktı. Yeryüzüne hiç gölge düşürmeyen donuk ışıkta Komako'nun yüzü eski bir maske gibi yüzüyordu. Maskede bile kadın kokusu olması tuhaftı.” (Karlar Ülkesi)

Tanizaki yukarıda andığımız Nagai Kafu ile bir çok benzerlikler taşımasına rağmen yaşamları tamamen birbirine zıttı. Kafu zengindi, Tanizaki ise yaşamı boyunca çalışmak zorunda kalmıştır, Kafu'nun gece yaşamına harcayacak bolca parası vardı Tanizaki ise aslında tam bir aile babasıdır ve kalabalık bir aile ortamında yaşamaktadır. Bir yandan klasik Japonca metinleri çevirirken bir yandan da romanlarında umutsuz tutkuların deneyimlenmesine dair karanlık ve sırlı bölgelerde dolaşır. Aile içi tutkular, tutku peşinde rezil olmalar birbirini izlese de onun romanlarında skandallar skandal sınıfına girmezler: “Japon kadını son altmış yılda ne kadar değişti. Ne uzun yaşamış ne değişiklikler görmüştüm. Annem yaşasaydı ve 1883 yılında doğan oğlu Tokusuke'nin hâlâ yaşadığını ve utanmazcasına Satsuko gibi bir kadına tutkun olduğunu bilseydi ne derdi? Onun eziyetlerinden hoşlandığını ve sevgisini kazanmak için karısını ve çocuklarını kurban ettiğini bilseydi ne derdi acaba? Ölümünden otuz iki yıl sonra, oğlunun böylesine sapıklaşacağını, böylesine bir kadının ailemize gireceğini düşünebilir miydi?” (“Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi). Romanın kahramanı olan yaşlı adam gelinine aşıktır. “Naomi” kitabının kahramanı olan genç kadın ise bir dönem boyunca çarpık biçimde Batılılaşmış kadının simgesi haline geldi ama yazarımızın “Naomi”ye hayranlığı ve tutkusu bitmedi. Evet, aşk skandalı rezil olmayı getirmez. Onun 1949'da İmparatorluk Ödülü almış olması Japonya'nın da böyle düşündüğünü gösteriyor olabilir. Ülkemizde henüz çevrilmemiş olan Makikoka Kızkardeşler 1943'de tefrika edilmeye başlandı ve sansür yüzünden ancak 1947'de tamamlandı. Neden sansüre uğradı? Zira savaşın ardından eski Japonya'nın kalmayacağını üzülerek görüyordu ve roman eskiye hüzünlü bir ağıttı.

 

Romantizm

 

Başka pek çok ülkede olduğu gibi Japonya'da da Romantizm gerçeğin yadsınması ve gerçek olmayan bir güzelliğe inançtan ibaretti. Bu inanç kendinden menkul bir farklılık bilincini de içeriyordu elbette. Japon erdemlerinin ve Japon yaşam tarzının yüceltilmesi Çin savaşı öncesi yıllarda hız kazandı. Artık Şowa (1926–1989) Dönemi'nin ilk yarısındayız. Militaristler Japon ruhunun yeniden keşfi çabasındaydılar. Zen Budacılığının Japon kültürünün belirleyici bir unsuru olarak sunulmasına bu yıllarda başlandı. Samuray erdemleri yeniden parlatılıyordu. Kyoto Okulu olarak anılan grup Romantizmin düşünsel planında oldukça etkiliydi. Düşünür Nişida'nın başında olduğu grubun Zen düşüncesi ile Batı felsefesini bir anlamda harmanlayan “hiçlik alanı” felsefesi kendi başına bir dünya yarattı. Savaşta militarist rejimi destekleme lekesinden kurtulamayan Nişida ve ekibi beklenebileceği gibi “modernizmi aşma” kaygısı gütmekteydiler. Nişida'nın düşünceleri Heidegger düşüncesinin Zen'e uygulanmış haliydi diyebiliriz. Türkçe'de de Zen ve Budizm üzerine çeşitli kitapları yayınlanan DT Suzuki de Nişida'nın yakın ahbabıydı. Kamey Katsuiçiro ise eksi Marksistti ancak 1930'da partiden ayrıldı ve 1935'de Japon romantizmi adlı dergiyi çıkartmaya başladı.

Bu anlayışlara göre Japon ruhunun analiz edilmeye çalışılması Zen ruhuna bütünüyle ihanettir. Zira o ancak sezgi ile anlaşılabilir ve sezgi tarih üstüdür. O dönem romantik tarzda sayısız roman yazıldı. Japonlarda üslubun psikolojik etkisi üzerinde çokça durulmuştur. Japon okurlar kuramsal tutarlılıktan çok konunun onlar üzerinde bıraktığı izlenimlerle ilgilenirler. Yaratılan yeni ruh hali sadeliğin, grup dayanışmasının, fedanın ve savaşkanlığın övgüsüydü. Moderniliğin yarattığı yabancılaşmaya karşı ulusal değerlerin sadeliği savunmak sadeliğin karmaşayı yeneceği inancıdır da aynı zamanda. Modern dünya aşırı karmaşıktı.

Savaş yıllarının romantizmi devlet güdümlü olduğundan kuru bir milliyetçilikten öteye gidemedi Bu dönem boyunca geçmişin ağıdını düzenler daha çok gelenekselcilerdi. Onlara bakılırsa militarist Japonya anlaşılmaz bir olguydu ve sanayileşme tüm değerleri yok ediyordu.

Böylece yeni tarzda bir Romantizm için savaşın korkunç yenilgisini ardından gelen işgali ve Amerikanizmi beklemek gerekti. Yani Mişima'dan (1925-1970) söz ediyoruz. Mişima model olarak Alman romanını seçmişti. Almanca da öğrenmişti ve bu hiç şaşırtıcı değildi. Mişima savaş sonrası dönemin kült şahsiyetlerinden birisidir. Amerikan değerlerine karşıydı ve pek çok Romantik gibi geçmişin değerlerini öne çıkartmaya çabalamakta, “Bayrak gibi rüzgar için yaşamak” istemektedir. Ama Japonya artık epeyce farklı bir renge bürünmüştü, artık kimse militarizmin yüce erdemlerini duyma niyetinde değildir, hatta İmparator bile. Toplum hızla sanayileşen ülkede gerçek yabancılaşma ilişkilerine gömülmüştür, özellikle de kentler önemli ölçüde Amerikan kültürü etkisindedirler. Her yerden jazz ve rock müziği sesleri yükselmektedir. Mişima böylesi bir ortamda tıpkı çok eskide kalmış Samuray erdemlerini anlatan “Hagakure”nin yazarı gibi mevcut olmayan bir geçmiş zamanın türküsünü söyleme çabasındadır ama kuşku vardır: “Sen kendin de kişiliğine sadık kalarak yaşadığını düşünebilirsin. Fakat senin kişiliğini kanıtlayacak hiçbir şey yok. Çağdaşlarının şahitlik etmesinin önemi yok. Belki de senin duygu dünyan dönemin kalıplarının en saf şeklini temsil ediyor olabilir. Fakat bunu kanıtlayacak hiçbir şey yok. Zaman geçtikçe senle ben fark etmediğimiz dönemin genel düzenine karşı konulmaz biçimde yerleştirileceğiz.” (Bahar Karları)

Mişima'yı böylesine popüler bir figür haline getiren hem eserlerindeki varoluşçuluk renginin yoğunluğu ve hem de kendisini bir pop ikonu gibi öne çıkartmasıydı. Hem üniformalı bir milliyetçi örgüt kurup başına geçmek, hem bir sürü filme, romana, öyküye imza atmak, hem Japon savaş sporlarının ve vücut geliştirme salonlarının müdavimi olmak ve hem de eşcinsel olmak kolay değildi. Romantizm ve varoluşçuluğun milliyetçi bir eda ile harmanlanması garip bir karanlık yarattı ve sanırım Mişima'nın etkisi de buradan geliyor. Tüm bunlar elbette merhem bulma çabalarıydılar. Dönmüş benlik hıncını başka bir yerden çıkartır, kendi hıncına ifade yolları arar. Kenzaburo Oe, “Onyedi” adlı kitabında bir gençteki hıncın yerini çok güzel verir: “Ötekiler yüzüme bakarken ‘Bu velet de mastürbasyon bağımlısı, yüzünün solgunluğuna ve gözlerinin bulanıklığına bir bakın’ gibi şeyler söyleyerek iğrendiklerinin belirtisi olarak yere tükürebilirler. Öldürmek istiyorum, onu bunu herkesi silahla öldürmek istiyorum. (...) Utanıyorum ve ölmek istiyorum. Etten ve vücuttan oluşan varlığım bu dünyada olduğu için utanıyorum, ölmek istiyorum. Başkalarının gözlerini yok etmek istiyorum veya kendimi yok etmek istiyorum. (...) Artık başkaları bana bakarken bocalamayan, (korkmayan), utanmayan yeni kendimi keşfettim. (...) Bencilliğimi öldürdüğüm, bireyi yeraltı zindanına koyduğum anda, yeni ve kaygısız imparatorun oğlu ben doğdum, özgür bırakıldığımı hissettim. Sonsuza kadar yok olmayacağım, ölüm korkusunun üstesinden geldim. İmparator sen benim tanrımsın, güneşimsin, sonsuzluksun.”

Mişima İmparator'a bağlılığını göstermek için bir askeri darbe düşlüyordu ama artık İmparatorun en son istediği şey kendisine bağlılık andı içmiş paramiliter gruplardı. Bu döneme Post-Şowa dönemi denilmesinin anlamı da budur. Mişima'nın bu koşullarda bir askeri üssü basıp neredeyse canlı radyo yayınında intihar edişi gerçekten de bir dönemin kapanışıdır. Kimse bu hayallerle uğraşmak istememektedir. “Kurtuluştan kurtulmak” aşkınlığın yitimi ve evrensel düzeyde erimek istenmektedir. Kurtuluştan kurulmayı sağlayan ise büyük bir acı, utanç ve yenilgidir: “Sanat denilen şey dev bir akşam kızıllığıdır. Bir dönemin tüm güzel şeylerinin yanık sunuşudur. (...) uzun bir süre devam eden saf mantık da, akşam kızıllığının bu anlamsız renk israfıyla bozulur, sonsuza kadar devam ettiği düşünülen tarih de, aniden kendi sonunun farkına varır. Güzellik tüm insanların gözü önünde durur ve tüm insansal çabaları anlamsız kılar. Bu gece kızıllığının parlaklığında, kızıl gece bulutlarının dalga dalga kaçışlarını izlerken ‘daha iyi bir gelecek’ gibi zırvalıklar bir anda kayboluverir. Gözlerinin önünde her şey olur, gökyüzü zehir rengine bürünür. Ne başlamıştır peki? Hiçbir şey başlamamıştır. Sadece her şey sona ermiştir (Şafak Tapınağı).” Mişima “Ben özgürlüğü elde edebilirim. Fakat bu ölüme çok benzeyen bir özgürlük” diyordu.

 

Sanayi sonrası toplumda anlamsızlık

 

Artık zaman bütünüyle değişmiştir. Savaş sonrası Japonya gerçek bir utanç ve unutma adasıydı. Yenilgi ve işgal utancı, Japon ordularının Çin'de ve pasifik adalarında yaptıklarının öğrenilmesinden duyulan utanç, sayısız kayıp, Mançurya'daki ve Pasifik adalarındaki esir kafileleri ve yakılıp yıkılmış şehirler. Artık Japonya eski Japonya'dan bütünüyle kopmuş gibidir. Yeni bir siyasal düzenin eşliğinde şehirler tanımaz hale gelmektedir. Artık sanayi sonrası varoluşçuluk iklimlerindeyizdir. Mişima'nın intiharı gerçekten de bir dönemin simgesel bitişi gibiydi ve edebiyat artık tam anlamıyla evrensel sorunlar içinde boğulmaktaydı. Japon sorunlarından evrensel sorunlara bu sıçrayış 1960'ların varoluşçuluk rüzgarıyla birlikte alevlendi diyebiliriz: Varlık sorunları, kader ve yabancılaşma.

Bu sınıfa girecek ve öncü sayılması gereken iki önemli yazar da bu dönemleri göremediler: Ryunosuke Akutagawa (1892-1927) ve Osamu Dazai (1909-1948). İntihar ederek yaşamlarına son vermiş bu iki yazar bir anlamda gelecek günlerin habercisiydiler. Japonya'da her intihar ayrı bir değer taşır. Hele de aşk intiharı toplumsal folklorun önemli bir parçasıdır. Japonya'da intihar edenlere hep bir saygı duyulmuştur. Hatta intihar belki de bir yaşamın temize çekilmesi anlamına geliyordu ve hem konu olarak hem de yazarların yaşamlarına son verme biçimi olarak yaygın bir seçimdir. Ölüm tarihlerinden anlayacağımız gibi Akutagawa aslında militarizm dönemini bile görmemiş, Dazai ise savaştan hemen sonra yaşamına son vermişti. Buna rağmen bugün etkileyici kitapları hala okunmaya devam etmektedir. Ne Japon runun yüceltilmesiyle ve ne de aşk yaşamının girift sorunlarıyla pek ilgili değildiler. Gelenekçilerden kopuşları onları tamamıyla Kafkaesk bir evrene sürüklemişti. Bu anlamda Orta Avrupa edebiyatı ile benzer bir havayı soluruz onlardan. Ve nefessizliği.

Yeni zamanlarda yukarıda andığımız geleneksel Japon karşıtılıkları artık bir ölçüde aşılmıştı. Ya da bir anlamı kalmamıştı ve ülke gelenekselliği de, Asya'nın en “Batılı” ülkesi olmak sıfatını da aynı anda taşıyabilmektedir. “Modernizmi aşmak” lüks ve anlamsız bir tartışma haline gelmişti zira Japonya pek çok Batı ülkesinden daha modern durumdaydı. Bu çizginin iki simge ismi elbette ki, Kenzaburo Oe (1935. 1994 Nobel Ödülü) ve Abe Kobo'dur (1924-1993). Artık kişisel sorunlar evrensel özellikleriyle anılmaktaydılar zira artık Japon olmanın özgünlüğünden söz edilemezdi: “Kişisel sorunlar arasında, tek başına o sorunun mağarasında ilerledikçe, sonunda insanların tümünü ilgilendiren, geniş bir çıkışa ulaşıldığı da olur. (...) Deneyimlerim bana, insanla ilgili olduğu sürece tamamen yalnız bir sıkıntının olamayacağını söylüyor (Kişisel Bir Sorun). Japonlar da tıpkı diğer sanayileşmiş ülkelerin sorunlarıyla ve işgal sonrası dertlerle meşguldüler. Yabancılaşma, sanayi toplumunun bireyselleşmesi, kader gibi konular tüm dünyada olduğu gibi Japonya'da da yükselmekteydi. Kenzaburo Oe yazgının kabullenilmesiyle, Abe Kobo ise Komünist Parti'den istifa etmiş biri olarak kurtuluş fikrinin yol açtığı yanılsama ve yabancılaşma ile ilgiliydi. Kimse gelecekle ilgili değildir ve hınç gerçekten de buharlaşmıştır. “A'nın tek hatası kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olan bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duymayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimseye bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehirde düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız. (Kutu Adam).”

Tüm bu dalgaların yerini günümüzde Murakami'nin temsil ettiği sanayileşme sonrasının anlamsızlığı aldı. Japonya'da 80'lere doğru artık başka bir döneme geçilmiştir; sanayi sonrası topluma. Bu aşamada Meiji döneminden beri edebiyatı oluşturan karşıtlıkların bir anlamı kalmamıştır. Artık geçmiş çatışmaların nostaljisi bile anlamsızlaşmıştır. Yerel renklerin giderek solgunlaştığı ve tüm dünyanın giderek tek bir kültür alanı haline geldiği zamanımızda Japonya kültürlerarasılığın mikro bir sahası gibi. Aslında tekil Japon bireyi de öyle. Görelilik Japon geleneğine aşina sayılır. Mutlak hakikat eksikliği de diyebiliriz buna. Mutlak aşkının yokluğunda hemen her şeyin bir olasılık düzeyine inmesi. Paralel olasılıklar fikri modern öncesi Japon edebiyatında da mevcuttu ama postmodern zamanlarla birlikte paralel dünyaların anlamsızlığı her yanı kapladı. 1927 tarihli Kappa'dan, Murakami'nin 1Q84'üne kadar. Bu kez her olasılık eşdeğerdir. Her tür olasılığın eşdeğerliğine inanmak da bir aşırılık halidir. Tabii Akutavaga'nın Kappa'sı Murakami'nin aksine bir toplumsal hicivdi: “ En akıllı yaşama biçimi, çağın geleneklerini hiç devirmeye kalkışmadan, ama onları aşağılayarak devam etmektir. Putların yıkılmasında herkes hemfikirdir; fakat kimse heykelinin dikilmesine itiraz etmez. Ne var ki, o mermer kaidelerin üstünde ancak Tanrı'nın ilahi ayrıcalığına mazhar olmuş kulları, rahat ve kaygısız oturabilirler... Bunlar da, aptallar, şerefsizler ve kahramanlardır.”

 

Boşluk ruhu

 

Modern Japon edebiyatı sonuçta bir aşırılıklar bütünüdür. Aşırı muhafazakarlık ile aşırı yenilikçiliğin bazen bizzat aynı yazarda kendini göstermesi nadir değildir. Bize hitab eden karşıtlıklardır. Zira biz de bunları yaşadık. Üstelik Japonya'nın aksine yaşamaya da devam ediyoruz. Japon edebiyatı hem evrenselliği hem de grup dayanışmacılığını beraberinde taşır. Grup dayanışmasının dışına çıkabilmek için bireyciliğin de aşırı derecede sivriltilmesi gerekmiştir. Japonların geleneksel dünya görüşünün onca dini bağrında barındırmasına rağmen tamamen dünyevi oluşu en sonunda aşkınsal değerlerin yokluğu ile örtüşmekte ve parçaya ve ana yoğunlaşmaktadır. Bu aslında zamanımızın da ruhudur.

Böylece Japon edebiyatı da tıpkı Japonya gibi bir aşırılıklar cennetidir, aşırılıkların biraradalığıdır. Çekiciliğini de sanırım buradan alıyor. Her şeyin üzerinden geçip gittiği, her tür düşünce ve yaşam biçiminin bir arada yargılanmaksızın varolabildiği bir alaşım. Hiçliğin olduğu yerde aşırılık bir yaşam biçimi haline gelir. Sorun Japonya'da her tür aşırılığın olabilirliği değil, sorun tüm aşırılıkların aynı kişinin bünyesinde toplanabilmesi. Bu aynı zamanda biraz da rahatsız edici bir edebiyattır. Yabancı bir dünya gibi uzak ve tedirgin edici bir ruh durumu sarar bizi. Sözü edilen evrensel bir dert olsa da mesaj bize epeyce dolaylı yollardan ulaşır. Aşırılık anlaşılmaz olabildiği gibi öğretici de olabilir.

 

Kaynaklar

A Reader's Guide to Japanese Literature, J. Thomas Rider. Kodansha International, 1991.

Bahar Karları, Yukio Mişima. Çeviri; Püren Özgören. Can, 1992.

Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi, Juniciro Tanizaki. Çeviri; Nili Tlabar. Can, 2006.

Derinliğin Keşfi, Kojin Karatani. Çeviri; Devrim Çetin Güven-İnan Öner. Metis, 2007.

Erotic Grotesque Nonsense, Miriam Silverberg. University of California Press, 2006.

Japon Edebiyatı Tarihi, Şuiçi Kato. Çeviri Oğuz Baykara. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2012.

Japon Edebiyatında Varoluşçuluk Akımı Etkileri, Nuray Akdemir A. Ü. Yüksek lisans tezi. Ankara, 2012.

Kappa, Ryunosuke Akutavaga. Çeviri; Oğuz Baykara. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2010.

Kavabata, Karlar Ülkesi. Çeviri Selma Öğünç. Doğan Yay.

Kişisel Bir Sorun, Kenzaburo Oe. Çeviri; H. Can Erkin. Can, 2010.

Kutu Adam, Abe Kobo. Çeviri; Ahmet Gürcan. Remzi, 1993.

Modern Japon Edebiyatının Doğuşu ve Shiga Naoya, Oğuz Baykara. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2014.

Şafak Tapınağı, Yukio Mişima. Çeviri; Püren Özgören. Can, 1994.

Tarih ve Tekerrür, Kojin Karatani. Çeviri; Erkal Ünal. Metis, 2013.