gecelerin_en_güzeli.jpg

Dağılmış Bir Efsanenin İzinde

Neslihan Su Aydın

26 Kasım 2021 Sanat Kritik

 

Bir eser yazmak hayal gücü gerektirir. Elbette insan yoktan var ederken bütün algıları açık, oynar. Yer yer kendini bırakıp tamamen özgür, yer yer de zincire vurulmuş gibi sınırları belli davranır. Bir eser yaratmanın belki de en zor kısmı budur: Dengede durabilmek…

Yazarken yepyeni bir dil, yepyeni bir anlatı ve hatta yepyeni bir evren yaratmak zordur evet. Fakat bundan daha zoru da var: Var olana başka bir boyut kazandırmak. Çünkü bu sefer sınırları ,yazarın kendisi çizer ya da o sınırları tümden yine kendisi kaldırır. Terazi yazarın elindedir ve bilineni anlatırken hayal gücünün en derinlerine inmek zorundadır. Hem eser için bir emek harcar hem de kendi hayal gücünü zorlamak için. Bu sebeple var olan bir efsanenin üstüne yeni bir evren ve hikâye kuran Ömer F. Oyal yapılabilecek en zor işlerden birini yapıyor. Bilmediğini okumak daima heyecan verir. Bildiğini okurken eksiklerini ararsın sadece. Bu yüzden bilineni yazmak daima risklidir ama ona boyut vererek sunmak bambaşka bir heyecandır, bilinene bambaşka bir boyut veriyor.

Gecelerin En Güzeli, Ömer F. Oyal’in ikinci eserinde, hiç konuşmayan, gölgesinin ve hatta bahsinin bile yettiği bir ana karakter var bu eserde. Kurgusal bir karakter gibi değil, bir efsane. Yada Taşı. Güney Sibirya’daki ismiyle Caday Taşı.

Nedir bu Yada Taşı efsanesi? İslam öncesi Türk tarihinden bu zamana kadar gelen bir efsane. Türklerin atalarına göklerden bir taş hediye edilmiştir. Bu taş sayesinde Türkler istedikleri zaman yağmur, kar yağdırabilir, istedikleri hava olaylarını yaratabilirmiş. Türk şamanları bu taşı yanından eksik etmezlermiş. Bunlar zamanın Çin kaynaklarına bile konu olmuştur. Daha sonraki İslam kaynaklarında da bu taşa farklı isimlerle rastlanmıştır. Eserde ise biz bu efsanenin bu taşın hikâyesinin nasıl değişip, farklı şekillere büründüğünü okuyoruz. Yazar bu bahisle ilgili 2007’de Birgün’deki söyleşisinde şunları söyler:

“Evet kitap söylencenin zaman içinde biçim değiştirmesi üzerine. Aslında Türk olmanın ne olup olmadığı üzerine de aynı zamanda. İçeriği tarihin her döneminde yeniden tanımlanan ve hatta yeniden yorumlanan kavramların ve söylencenin anlamının tartışılması demek tüm bunlar. Tıpkı kişisel tarihimiz gibi. Nasıl kişisel tarihimizin her dramatik dönemecinde geçmiştekileri yeniden yorumluyor ve yaşadığımız anda kendimize yeni bir kimlik biçiyorsak ulusların tarihi de buna benziyor. Söylem yeniden yorumlanmazsa akıp giden hayatın bir parçası olmaktan, işe yarar olmaktan çıkar. Örneğin kitabımızdaki Yada veya Güney Sibirya’daki ismiyle söylersek Caday Taşı’na atfedilen kutsallık durmaksızın değişiyor. Ve sonunda efsanenin kökeniyle ilişkisiz hale geliyor.”

Eser işte bu efsanevi taş üzerinden şekilleniyor. Cemal, Osman, Çısınmaa ve diğer ismi geçen bütün karakterler… Sadece bu efsane çevresinde şekilleniyorlar ve tek ortak noktaları bu taş.

Cemal; işi gücü olan, evli, çocuklu ve kayınbiraderinin yanında ezik hisseden, hepimizin bildiği ve “görece” normal bir hayat yaşayan biridir. Osman; hayatının büyük çoğunluğunu aynı fakültenin içinde geçirmiş, hem bulunduğu yere sığmayan ama bir o kadar da alışılmıştan vazgeçemeyen biridir. Bu sıkışmışlık onda başka türlü etki yaratır. Acımasızlık. Çısınmaa ise bir diğer karakter Bayın ile kendini bu efsaneye adamış bir eski Türk’tür. Hepsinin hayatına etki eden şey Yada Taşı’dır ki bu değişiklik Cemal ve karısı Nesrin arasında şu diyalogu yaratır:

“‘…’

‘Yeter! Bir şey seyredeceksen seyret!’

‘Rahatsız mı oldun?’

‘Evet rahatsız oldum. Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Bildiğim bir şey yok. Anlattıklarımdan başka bir şey yok demedim mi sana?’

‘Bana karşı hiç açık değilsin!’

‘Ne açıklığından ne kapalılığından bahsediyorsun sen? Hayatımda bilmediğin bir şey mi var?’

‘Tuhaflaştın sadece onu biliyorum. Üstelik de bir şey söylemiyorsun. Birkaç gündür başka bir âlemdesin sanki.’

‘Başka bir âlemde olduğum falan yok! Gördüğüm sanrılar bende durgunluk yaratmış olabilir ama o kadar. Kabul edersin ki iki üç gündür pek de normal şeyler olmuyor. İçim sıkılıyor. Sanki bir şey, bana bir şey demek istiyor ama ne olduğunu bilemiyorum ve anlamak için kulaklarımı dört açıyorum ama o kadar. Bunu sana nasıl anlatayım bilmem ki?’

‘O herife, Osman’a anlatacaklarını söylesen yeterli olur sanırım.’” (2018, s.79-80)

Esere fantastik yanını veren de Cemal’in yaşadıklarıdır. Anlık dalgınlıklarla başka âlemlere gitmeler, baygınlık anlarında söylediği değişik kelimeler… Hem onun hayatı için oldukça farklı hem de biz okuyucuların gözünde fantastik. Yazar bize bu fantastik yaklaşımı verirken aynı zamanda bu olağanüstülüğü yaratan taşla ilgili şüpheler uyandırmaktan da çekinmiyor. Evet bir efsanevi taş var ama acaba kitaptaki karakterler gerçekten de bu efsanevi taşa yaklaşmış ona ulaşmışlar mıdır? Böylelikle okuyucunun zihni de şaşıyor. Eser kendi içinde bir sorgulama da yaratıyor ki genel tedirginlik havasını veren en önemli unsurlardan biri de bu.

“Elinde gerçek bir Yada Taşı tutuyor olabilme ihtimali başka zaman olsa Osman’a inanılmaz bir heyecan verirdi. Oysa şimdi, elindeki taş en nihayetinde bir taştı işte. Bu kadar heyecansız olmasına kendi de şaşırdı. Bunun elbette akılcı sebepleri var. En başta geleni de efsanevi taşın Cemal’in elinde nasıl olabileceğine dair haklı kuşkular. İkincisi taşın İstanbul’da olması saçma, üçüncüsü de bunun bir Yada olduğunu ispatlamak hiçbir şekilde mümkün değil. Cemal’in akrabaları buna İslami bir anlam ithaf etmiş olabilirler, ama bu bir şey ispatlamazdı ki! Pekâlâ ailenin daha önce terk ettikleri evden yanlarında getirdikleri bir taş parçası olduğu gibi, gerçekten hacca giden birinin oradan getirdiği bir taş parçası da olabilir. Ve üstelik bu ihtimaller Yada Taşı’ndan daha akla yatkın. Cemal’in gırtlağından yükselen kelimeler olmasa bu taşla Yada arasında bir bağlantı kurmak aklına bile gelmezdi. Bir zamanlar üzerine dua kazınmış bir tür muska taşından başka bir şey değildi belki de.”

Konu evet bu taş üzerinde şekilleniyor ama her okuyucu bu taşın hikâyesini bilmeyebilir. Ya da efsanelerin müphemliğinden zihninde bir şey canlanmayabilir. Ömer F. Oyal, Gecelerin En Güzeli’nde hiçbir şey bilmeyen okuyucuyu da içine çekiyor. Çünkü dışardan bakıldığında didaktik bir yanı bulunan ve biraz olsun bilmeden anlaşılamayacak bir konusu olan bu eserin kurgusunda öğretiler ve gelenekler olabildiğince lirik bir dille verilmiş.

Kuşkusuz bir eserin yaratım sürecinde kullanılan bir sürü malzeme vardır. Bu malzemelerin en nihayetinde uyumlu olması gerekmez düşünülenin aksine. Bazen uyumsuzluk da insana bir çeşit keyif verir. Kaosun da kendi içinde bir düzeni vardır.

Yazar eserinde kopuk hikâyelerden bir kaos yaratıyor aslında. Genel havaya da bakıldığında kitapta hem bir süreklilik var hem de bu sürekliliği sekteye uğratan bir başka süreklilik var. Cemal’in hikâyesine ısınmaya başlarken bir an da Osman’ın hikâyesinde buluveriyorsunuz kendinizi. Farklı zamanlarda farklı hikâyelerin eş zamanlı gittiğini okuyoruz aslında. Daha sonra bu hikâyelerin birleşmesini okuyoruz. Yada Taşı efsanesinde gelişen hikâyeler var evet fakat bu hikâyeler özelinde birbirlerinden bağımsız görünseler de bütüne baktığında birbirlerine bağlılar. Her bir boğumu kendi başına bir şey ifade etse de bir araya geldiğinde de bir anlamı olan zincir gibi adeta.

Dilin insanlar için bin bir farklı ifadesi olabilir. Ömer F. Oyal ise dili kimliğin en önemli unsurlarından biri olarak görüyor. Yazarın diğer kitaplarında da gelenekler ve kültürlerle çok fazla haşır neşir olduğunu düşünürsek evet eserin temelinde dil ve kültür var. Yada Taşı’nın efsanesinden yola çıkarak yüzyılların hikâyesini ve kültürünü okuyoruz aslında. Bu kültürle birlikte dilin de hikâyesini seziyoruz. Bir eserin en temel malzemesi tabii ki dildir. Ama bu eserde dil sadece bir malzeme değil, hikâyenin kendisi denilebilecek kadar önemli bir mesele. Örneğin, kitapta hikâyenin akışında yine kopuk kopuk gördüğümüz ama yine hem kendi içinde anlamlı hem de bir bütünü simgeleyen bir şiir var.

 

“Kök tayganın barında,

Çedi hemni keşkeş,

Çedi ajıktı erte-beerge

Hovunun ortuzunga

Adar dannın hayaazında

Tarta höree delgemnep

Dakpış sagıjı uzap

Kıpsınçıg kışkızın kışkırıp

Kozur-çazır kıldır

Ünüpken-daa irgin.

Gök tayganın eteğinde,

Yedi nehri geçip

Yedi kırı geçende,

Bozkırın ortasında,

Atan tanın ışığında,

Daralan göğsü genişleyip

Sıkılan gönlü açılıp

Keskin çığlığını atıp

Çatur çutur çatırdayıp

Çıkıp gidivermiş.” (2018, s.96.)

 

Kitap boyunca yer yer okuduğumuz, kendi içinde ilerleyen bu şiir Tuva dilinde yazılmış. Ömer F. Oyal, Hüseyin Eroğlu ile söyleşisinde baştan sonra bir şiir yazmadığını söylüyor ve yine aynı söyleşide şiir ve şiirin dili ile ilgili şu açıklamayı yapıyor:

“Şiire gelince bu aslında taşın kendi dilinden kendi destanı. Şiirin formu Tuva destanlarına uygun. Tuva dilinde hazırlamanın nedeni o dilin, Türkçe’de bize en uzak kollardan birine dahil olmasının yarattığı bir tür yabancılığı yansıtabilmek. Elbette sıfırdan bir Tuva şiiri yazmadım. Birkaç destanın formlarını ve cümlelerini değiştirerek hazırladım şiiri.”

Böylelikle Oyal’ın sözleriyle birlikte önceden bahsettiğim yoktan var etme değil, var olanı biçimlendirme konusuna dönüyoruz. Yazar bir eserin en temel malzemesi kelimelerle ve hatta hem Türkçeye bu kadar yakın olup hem de aynı derece uzak olan başka bir lehçeyle bildiğimizi başka bir boyuta sokuyor. Biz eserde dilin gücünü de görmüş oluyoruz aslında.

Geçmişten bugüne, kırılmış bir zaman, belli belirsiz mekânlar, bir şekilde kesişen ama aynı zamanda uzak karakterler, geleneğin yüzyıllardaki yansımaları, bir efsanenin şekil değiştirmesi ve her şeyin bu kadar geçmişe dayanmasının yanında modern insanın da hayatını okuyoruz Gecelerin En Güzeli’nde. Bence bu modern insana da dokunuyor olmak eserin didaktik yanını törpülüyor. Aynı zamanda esere tedirgin havayı veren en önemli unsurlardan biri de yine bu modern insan anlatısı. Ki eser bu anlatı ile başlar:

“Güne başlamak tıpkı yüz yıkamak, dişleri fırçalamak, giyinmek, kahvaltı etmek gibi umut gerektirmez. Nesrin’in dürtmesiyle güçbela gözlerini araladı. Çapaklı gözler her sabah olduğu gibi yeni güne direniyordu. Yükselen sabahtan bir beklenti olmasa da gelen günlere inanmakla, hayatın zorunluluklarının amansızca çatıştığı anlar vardır. Zararsız ruh ayaklanmaları. Cemal henüz böylesi bir ayaklanmanın tasavvur bile edemeyeceğimiz kadar uzağında. Bazen zorunluluk, bazen de alışkanlık çoğu kez bütün bir hayatın anlamı olabilir. Sınırlı ve bir kereliğine verilmiş bir süreyi bir zorunluluğun boyunduruğunda geçirmekte acıklı bir yan var elbette. Üstelik zorunluluk aynı zamanda bunu düşünmeye yanaşmamaktır.” (2018, s.9)

NDS Edebiyat Ödülü

Anlatı biçimindeki lirik dil ve Cemal’in yaşadığı esrarengiz olaylar eseri olağanüstü bir anlatıya götürüyor. Aynı zamanda yazarın kendisi Tuva’daki isimlerin gerçek olduğunu söyleyerek ve bu isimleri efsaneleştirerek gerçek ve olağanüstülüğü bir arada veriyor. Biz Gecelerin En Güzeli’ni okurken bir masal ve hatta daha keskin bir tabirle destan okuyormuşuz hissine kapılıyoruz yer yer. Ama gerçeklikten de kopmuyoruz.  Bu etkiyi büyük ölçüde kültür ve dil yaratıyor. Örneğin kitabın giriş kısmındaki anlatı sanki bizi önden bir masal okumaya hazırlıyor gibi. Ya da kitabın son kısmındaki lirik anlatı bir efsanenin sonuna hazırlıyor okuyucu. Osman ve Cemal’in roman boyu hissettikleri sıkıntı ise bizi gerçekliğe bağlıyor. Böylelikle gerçek ve fantastiğin bir arada bulunduğu bir roman çıkıyor ortaya.

“Karanlık parıltılarla dolu gece yaklaşıyor. Gecelerin en uzunu, gecelerin en güzeli, eteklerinde yıldızlar ve ayazın sedefli hareleriyle, kapkara pırıltılar saçan saçlarını dağların en saklı tepelerine savurarak, adımlarını nehirlerin, bataklıkların ve dondurucu çöllerin üzerinden aşırarak, gözlerinde soğuk rüzgârlar kamaşarak yaklaşıyor. Göğün katlarından yeryüzüne yönelen meraklı bakışlar artıyor. Gece ve gecenin ardında gizlenen nefes, kamışlıklardaki sıçanlar tarafından bile duyulabiliyor.” (2018, s. 7.)