bahara bir hediye.jpg

"Saplantımız bize bir dünya inşa ediyor"

Söyleşi Eray Ak, Hürriyet Sanat, 18 Şubat 2022

Nasıl bir yazma disiplininiz var? Romanlarınız dışında pek konuşmuyorsunuz. O nedenle merak ediliyor açıkçası. Nasıl bir yazı süreci geçiriyorsunuz, romanlarınıza nasıl çalışıyorsunuz?

 

Romanlarımın temelinde üzerinde düşünegeldiğim sorunlar yer alıyor. Yani zaten o sorun hakkında bir fikrim vardır, kafa yorduğum açık uçlu sorular vardır. Bir anlamda o romanı yazma gerekçesi de diyebiliriz buna. Ardından sıra bu sorunun açılabileceği sahneyi, zamanı ve karakterleri inşa etmeye geliyor. Elbette bu aşamada akışın gerekliliklerine, kurguya göre yeni araştırmalar, okumalar yapmak durumundasınız. Bazen her şeyden önce bunları çalışmak da gerekebiliyor. Daha sonra da bir taslak hazırlayıp, taslağın üzerinde gide gele, taslağı genişleterek yazıyorum romanı. Yani yaza sile, metnin üzerinde baştan sona pek çok kez gidip geliyorum denilebilir. Tabii her tekrar yazmada bir sürü sayfa da atılıyor. Bu yöntemle her defasında metni yeniden dokuyorsunuz veya doku sorunlarını daha rahat görüp, hemen müdahale edebiliyorsunuz. Kitabın ritmi de daha rahat denetlenebiliyor böylece. En sevdiğim kısmı ise son bir iki seferidir. Zaten ortaya bir metin, kurgu, doku ve karakterler çıkmıştır, kitabın ritmi de aşağı yukarı işitilmeye başlanmıştır; artık cümlelerle, ifadelerle daha rahat oynayabilecek, cümlelere yoğunlaşabilecek, derinleşebilecek durumdasınızdır.

 

“Bahara Bir Hediye”yi yazma süreciniz nasıldı? Hangi konularla meşguldünüz? Kafanızda dönüp dolaşan meseleler neydi?

 

Kişi kendi kültürünü ülkesini bütünüyle reddedip tamamen başka bir kültüre dahil olabilir mi? Ya da bu mümkün müdür? Oraya giderken burayı da yanında götürmekten değil, burayı tamamen, her şeyiyle bırakıp gitmekten söz ediyorum. Ülkedeki sorunlar nedeniyle veya dışarıda daha iyi imkanlara kavuşma umudu ile, iyi bir iş umudu ile gitmekten değil tamamen başka bir kültüre sıçrama, kaçma saplantısından söz ediyoruz. Diğer yandan roman aynı zamanda bize dair de, bizim ruh halimize dair de bir kitap. Bugüne ilişkin bir ruh halinden söz etmiyorum, evvel eski olan, bundan sonra da mevcudiyetini sürdürecek olandan; süregelen dertli olma halinden, keder halinden, hüzünden söz ediyorum ve tamamen başka bir kültür neden bunun tam karşıtı olsun gibi bir soruyla ilgileniyorum. Ve bu “tam karşıtı” neleri içeriyor?

Her romanımda kendimce başka kitaplarla söyleştiğimi de ekleyeyim. Bu kitapta da özellikle Proust’un “Albertine Kayıp”ının, Barthes’in “Bir Aşk Söyleminden Parçalar”ının ve kitapta da sözü geçen Mişima’nın, Altın Köşk Tapınağı’nın hep elimin altında olduğunu söyleyeyim.

 

Çok çok zor bir konuya temas ediyorsunuz yeni romanınızda. Kardeşe karşı duyulan takıntılı, hastalıklı bir tutum. Yazmak da, düşünmek de yıpratıcı açıkçası. Bunun yazınıza ket vuracağı kaygısına kapıldınız mı hiç? Ya da kaleme getirmek istediklerinizin başka yöne savrulacağı kaygısına…

 

Evet, doğrusu zor ve itici. Ama öbür yandan da bizi hiç arzu etmediğimiz duygusallıklardan koruyor ve mesafeli olmamızı sağlıyor. Kurgu üzerine düşünürken bazen böyle kararlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. “Bu hikâye ancak böyle bir durumda anlam kazanabilir” gibi bir şey. Bu durum üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. Buna hiçbir şekilde dile dökülmeyecek, hatta kişinin kendine itirafı bile mümkün olmayan, adlandırmaktan kaçınılan bir ruh halinin hayranlığa ve giderek yüceltmeye dönüşmesi de diyebiliriz. Böylece fiiliyatın söz konusu olamayacağı bir alanda sadece hayranlıktan, yüceltmeden ve takıntılı bir ilgiden başka bir şey kalmıyor. Evet, metin beni bayağı zorladı, kitabı iki kez yazmak zorunda kaldım. Burada deyim yerindeyse doğru kıvamı tutturabilmek son derece önemli. Aksi halde sizin de söylediğiniz gibi her şey kitabın derdi ile hiçbir alakası olmayan başka yöne gidebilirdi ya da metin silikleşip, güçsüzleşirdi. Yani bayağı uğraştım ama galiba edebiyatınız bildiğiniz alanlardan, daha önce uğraşmayı aklınızdan bile geçirmediğiniz hallere doğru yoğunlaştığınızda, kendinizi tatsız alanlara zorladığınızda, bunları ifade etmek üzere yoğunlaştığınızda basamak atlayabiliyor.

Hemen her romanınızda bambaşka bir dünyada gezdiriyorsunuz okurunuzu. Fakat “saplantı” bizim için romanlarınızdan tanıdık bir izlek. Yeni romanınız ‘Bahara Bir Hediye’de de görüyoruz. Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görülen bir kıyamet anlatısı olan ‘Gemide Yer Yok’ta da örnekse. Oradaki kahramanınız da geçmişine saplantılı bir şekilde bağlıydı. Nedir sizi bu konuya çeken?

 

Evet, bütün kitaplarımda şu ya da bu biçimde bir saplantı mevcut. Kendisine ait bir dünyası olan herkes şu ya da bu şekilde saplantı sahibi olmak durumunda. Veya tersinden söylersek saplantımız bize bir dünya inşa ediyor. Bu durumda da insanlardan çok onların saplantılarıyla ilgiliyim. Kendini gerçekleştirmenin de, bir şeyler inşa etmenin de arkasında saplantı var. Hatta saplantı meraktan daha ağır basıyor bile olabilir. Saplantı aynı zamanda bir eğilimin kararlılık kazanarak kişiyi gelgeç ilgilerden, güncel söylemden yalıtması ve bir anlamda yoğunlaşma yaratması da demek. Yani gelgeç ilgilenmenin tam karşıtı, aşırı derecede karşıtı.

 

“Saplantı” edebiyatta sık işlenmiş konulardan. Sizce ‘Bahara Bir Hediye’yi farklı kılan ne?

 

Bahara Bir Hediye'de üç kişinin saplantısı mevcut. Nâci'nin Firdevs ile ilgili saplantısı, Firdevs'in firar ve Japonya saplantısı ve ailenin özellikle de annenin, Nurcihan Hanım'ın Türkolojiye, eski metinlere ilişkin saplantısı. Nâci’nin durumunda saplantının, “nesnesi” ile arada aşılmaz bir duvar var. Hatta duvar üzerine düşünmek dahi düşünülemez. Herhalde Bahara Bir Hediye’yi farklı kılan aşılması düşünülemeyecek bu duvarın her satırdaki mevcudiyeti. Böylece iç içe geçmiş üç katman söz konusu. Bu üç kişinin de kendi dünyaları var. Üçü de bu anlamda “yaşayan” kişilikler. Gerçekten yaşamak kişinin tek başına kendine ait bir dünyası olması ve saplantısının o dünyayı şekillendiriyor olmasıdır.

 

“Dünyadan kurtuluş, aptalca bile olsa ancak bir saplantıda kaybolmakla mümkündü,” diyor anlatıcınız. Bunun üzerine konuşmak isterim biraz. Kahramanınızla, yani Nâci ile ne kadar ilintili bu cümle? Onu dünyasından kaçmaya iten sebepler ne?

 

Nâci o pek parlak olmasa da kendi dünyasına yerleşmiş, orası onun için tanıdık ve aşina bir dünya. Buna rağmen Firdevs’in firar gayreti Nâci’nin dünyasındaki, dünyamızdaki sorunları da görünür kılıyor. Fakat Nâci ve ailesi aynı ruh dünyasına aitler ve bu aidiyet de kendisini tarihe ve geçmişe gömülmekte ifade ediyor. Burada kitaptaki bir diğer zihniyet dünyasıyla deyim yerindeyse akademi dünyasındaki uzmanlıklara dair uğraşlarla karşı karşıya buluyoruz. “Biz”in içine yerleşerek geçmişte avunmak da, ihtişamlı geçmişi durmaksızın irdeleyerek bugünü yeniden anlamlandırmaya çabalamak da başka bir saplantı düzlemi zaten.

 

“Bahara Bir Hediye”yi öncelikle bir saplantının romanı olarak okuyoruz ama öte yandan güçlü de bir aile romanı. Aile ne zaman bir hapishane olmaya başlıyor? Romanda neredeyse hiç görmediğimiz ama her satırına sinen kahramanınız Firdevs için örnekse, ne zaman başlıyor bu durum?

 

Farklılığın başlangıcı belirlenemez, ancak farklılıkların görünürlüğü tarihlenebilir. Görünürlük kitaptaki masalla ve takma isimle başlıyor. Bunlar farklılık, özelleşme işaretleri. Evi kuşatan geçmiş kokusundan, el yazması fotokopilerinden, eski sözlüklerden yayılan kokunun dışına çıkmaya çalışıyor Firdevs. İçine doğduğu dünyanın dışına çıkmaya çalışıyor. Burada belli prensipleri olan bir aile ve oldukça güçlü, baskın bir anne söz konusu. Annenin ilkelerinin çerçevelediği aile farklı olmaya çalışana bir hapishane gibi görünmeye başlıyor. Ama ülke de, aile de, hatta İstanbul da birbirinden ayrılamıyor. Öbür yandan çırpınırcasına bir farklılık gayreti sahih bir şey midir? Bu da ayrı bir soru.

 

Bu “zindan”dan kaçış da ayrı bir mesele değil mi? Karar vermek bile güç. Ama Firdevs bu kararı vermek için gelmiş gibi dünyaya…

 

Evet, romanın izleklerinden birisi de firar. Yani aileden ve ülkeden firar. Gerçekte aile tam da ülkeyi temsil ettiği için, hatta ülkeyi de kendine mal ettiği için firar. Yine de ailede özellikle bir zordan ya da baskıdan söz edilemez. Buna karşın evdeki ruh durumu, evdekilerin müzikten akademik gayretlere kadar yaşama hali ülkeyi yüceltmek, geçmişin havasını yeniden soluyabilmek, geçmişi bugüne taşıyabilmek üzerine kurulu. Bu durumda da firar arzusu daha çok başka bir ruh iklimini arzulamakla, tamamen “başka”yı arzulamakla serpiliyor. “Başka” uzak bir ülkede, uzak ülkedeki kültürde somutlanıyor veya yeni baştan inşa ediliyor.

 

Firdevs Japonya’ya kaçıyor. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu, kendince kültürünü yaşadığı dünyaya. Abes mi olur bilmiyorum ama neden Japonya? Sizin Japon kültürüyle bir bağınız ya da kendinizi yakın hissettiğiniz yönleriniz var mı?

 

Japonya ya da Japon kültürünün çeşitli yanları dünyada popüler ilgilerden birisi. Japonizm diye bir akım bile mevcut. Belki aynı şey artık Kore için de söylenebilir. Daha geçenlerde İmam Hatip Lisesi öğrencileri arasında Kore hayranlığını araştıran bir tezi karıştırma imkanı oldu, çok ilginçti. Japonya pek çok kişi için varolan yaşamın tam tersini işaret ediyor. Hem tanımlanamaz ölçüde başka, hem de sanki mevcut dünyanın tam tersi bir yaşama hali için bir örnek. Tabii bunun Japonya’nın kendi gerçekliği ile bir ilgisi yok. Bu tür yönelişler için o ülkenin kendi gerçekliğinin bir anlamı olmuyor, önemli olan bizim ona neler yüklediğimiz. Bana gelirsek; evet, geçmişten beri Japon kültürüyle ilgiliyim.

 

Edebiyat Fakültesi’nin bel kemiği bir aileden klasik edebiyat ve tarih ile Japon kültürünün yan yana geldiği pasajlar ironik olmasının yanında romana ayrı bir zenginlik de katıyor. Neler yaptınız, neler okudunuz bu kültürü tanımak için?

 

Yani Japon kültüründen söz ediyorsanız bu neredeyse çocukluktan bu yana zaten bir uzaklaşılıp, bir yakınlaşılan bir zihniyet ve yaşama dünyası benim için. Bu zaman boyunca elbette pek çok şey okudum ama belki de savaş sanatları yüzünden pratikte de daha derinlemesine düşünme fırsatı bulduğum bir jestler dünyası. Edebiyat Fakültesi ve Türkiyat Enstitüsü de aşina olduğum binalar. O konuda da gündemden kopmamaya, yeni çalışmaları takip etmeye çalışıyorum. Durmadan birbirinden ilginç yeni araştırma ve tezler yazılıp duruyor. Önemli Türkiyatçıların hayat hikayeleri de benim için her zaman çok çekici olmuştur. Bu kitap özelinde ise bu ikisinin yan yana gelişi ruh hali farklarının daha görünür olmasını sağlıyor.

 

Zor bir soru biliyorum ama ‘Bahara Bir Hediye’ sizce yazınınızın neresinde konumlanıyor?

 

Teknik olarak “Gemide Yer Yok” ile “Ferahlık Ânına Övgü arasında bir yerde olduğunu söyleyebilirim. Burada yine hem iki dünya arasında karşılaştırmalı gelgitler ve hem de son zamanlarda çabaladığım sadeleşme ve âna yoğunlaşma bir arada bulunuyor. Bir yazarın yazmak istediği her konuda bir tür zorlayıcılık mevcut, yani yazmadan kurtulamıyorsunuz. “Bahara Bir Hediye”, hem başka bir kültüre sıçramak nedir gibi bir soruyla ve hem de Japon kültürü bağlamıyla epeydir yazmak istediğim bir kitaptı. Bundan sonra da yine kısa bir zaman dilimine yoğunlaşarak; tarihi bir kişilik üzerine, geçmiş bir zamanda ama bildik anlamda tarihi olmayan bir roman yazmakla uğraşacağım gibi görünüyor.


 

Her romanın okuruna öğrettiği, duyumsattığı kadar; yazarın da romanından öğrendiği şeyler vardır. ‘Bahara Bir Hediye’ ne öğretti size?

 

Öncelikle hayranlığın nerelere varabileceğini, ne kadar güçlü olabileceğini öğretti diyebiliriz. Bu durum üzerine epeyce düşündüm haliyle. Soyut bir hayranlıkla, cinsel aşk arasındaki farklar üzerine de düşündüm. Gerçeklik toprağına konmayan sonsuza dek yaşar. Bu hem Nâci’nin hayranlığı hem de Firdevs’in Japonya hayranlığı için geçerli.