IMG_20200818_230330.jpg

İnsanlar günahlarını taşımak zorunda mıdır

Mehmet Bilal Yamak Yarın Dergisi / ruhunakitap.blogspot.com 22 Ağustos 2020

 

“Tevbe günâhını unutmamandır.”
- Sehl et-Tüsterî

“Tevbe günâhını unutmandır.”
- Cüneyd-i Bağdâdî


Kitaplar; sabah perdeyi açtığınızda apansız, şaşırarak gördüğünüz, siz uyanmazdan evvel usulcacık pervaza konuvermiş ak kanatlı güvercin gibi olmalı. Kitap okuma listelerinin direttiği kitaplar ise kuşlardan korkan çocuklara annelerinin muhabbet kuşlarını emanet etmeye benzer. Ömer. F. Oyal’ın 2013 yılında Ayrıntı Yayınları (YKY'de ilk baskı tarihi: 08.2020) tarafından yayımlanan Ferahlık Ânına Övgü adlı kitabı pervazıma konan ak kanatlı nârin kuş gibi. Ürküp uçmasın diye yazıyorum zaten bu satırları. Yazmayıp sadece anlatırsam uçuverir diye korkuyorum.

Dergâh dergisinin Haziran 2018 sayısında Prof. İnci Enginün hocamız Oyal’ın Magda Döndüğünde adlı kitabı hakkında bir inceleme yazısı yazmıştı. Dergâh dergisi ve çevresi ile kendisini tanıştırmış olmayı hasenât defterimin fahr çizgisi addettiğim kıymetli talebem ve dostum Lokman Yılmaz dergiyi benden evvel almış, bahsettiğim yazıyı ve akabinde de yazıda konu edilen kitabı okumuş. Bana da tavsiye etti. Behemehâl temin ettim, okudum. Modern romanlara karşı hiç de sebepsiz olmayan peşin hükümlerim vardı. Bu hükümler Magda Döndüğünde'yi okuduktan sonra epeyce kırıldı. Daha henüz bu yazıya konu olan kitabı okumamış olduğum için parçaları hâlâ etraftaydı lâkin. Lokman, aynı yazarın tasavvufla ilgili de bir romanı olduğunu söyledi bana. İster istemez dudak büktüm. Her ne kadar Tanzîmât sonrası Türk Edebiyatı’nda; özellikle de roman türünde tasavvuf motifi, seccade üzerinde Kâbe-i muazzama resmi kadar, Hacc dönüşü hediye olarak getirilen Çin malı beyaz takkelerin üzerindeki yıldız işlemeleri kadar alışıldık ise de; son yirmi yıldır bu motifin zemzem fincanı üzerine “yeni rakı” markasını nakşetmek kadar sakil bir hâl aldığı da âşikâr. Bu “popüler” kırılmanın etkilerini artık çok rahat görebiliyoruz. İbn Arabî’nin eserlerini bilip bilmediklerini yokladığım öğrencilerim arasında soruya Aşkın Gözyaşları şeklinde cevap verenler olmuştu. O kitaba isim olduktan sonra aşkın gözyaşlarının sel olduğu ve baskı sayısı olarak tecessüm ettiği ise ortada. Terkip halinde “Gözyaşları” ile arz-ı endâm eden aşkın, terkipsiz olarak Elif Şafak’ın kitabına isim olmasının sonrasında ise mânâsı ile beraber adı aşk ile başlamayan eski kitaplara veya şarkıdaki gibi lâle devrine göç etmiş olduğu ise muhakkak. Ömer F. Oyal’ın tasavvufu merkeze alan eseri, tasavvuf temasını iddialı bir başlıkla gözümüze tutmayarak tasavvufun ruhuna denk bir soylulukla işe başlamış oluyor zaten: Ferahlık Ânına Övgü. Bir çok imaya açık bir başlık bu. Mektûbât geleneğinin sûfiler nezdinde hayli mühim olmasının bize meçhul bir çok sebebi vardır. Fakat sûfîler mektup yazmayı tercih etme sebeplerinden iki tanesini bize anlatıyor: Anlatmak istedikleri mânânın, lafız kalıbına girdiğinde siyâsî ve hukûkî infiâl uyandırma ihtimâli ve mahremiyet. Aslında sadece tasavvuf geleneğinde değil, bütün ezoterik öğretilerde bu mahremiyet seziliyor. Herman Hesse’nin Doğu Yolculuğu adlı eserinde Siddhartha’dan naklen şöyle bir cümle var:

“Sözcükler gizli saklı anlamı zedeliyor, dile getirilen her şey o an için değişiyor.”

Yazımıza konu olan kitapta bu sır var öncelikle. Kitabın neşredildiği yayınevi ve yazarın Magda Döndüğünde isimli kitabının teması, Ferahlık Ânına Övgü'yü elimize aldığımızda tasavvufi/ruhî bir beklenti içerisine girmemizi perdeliyor. Kitap mahcûb bir kitap olarak elimizde duruyor. Perdeli. Üzerinde kalın bir hicâb örtüsü. Zaten ilk okuduğum kitabında yazarı esrarlı kılan bir noktayı sezer gibi olmuştum: Anlattığı dünyanın ruhuna hakimiyet. II. Dünya savaşında Bolşevik ordusunda savaşırken Führer saflarına geçen bir Buhâra’lının şahsiyetinde Türkistan’ı anlattığı esnâda, bir Zeki Velîdî Togan, bir Cengiz Dağcı ruhuna bürünüyor yazar. Sanki yılların Türk Milliyetçisi. Ama üç sayfa sonra Polonya’lı bir komünist ile karşılaşıyoruz. Zeki Velîdî ve Cengiz Dağcı elbiseleri bir kenara bırakılıyor; Nazım Hikmet’in ruhu kuşanılıyor. Ferahlık Ânına Övgü'yü de iki kelime ile anlatmaya çalışsam herhalde en uygunu "Serâpâ Empati" olurdu. Herkesin kendi hakikatlerini tahkim etmek, perçinlemek ile meşgul olduğu; 'öteki'ne ait hakikat savlarını anlamak için çaba sarf etmediği bir demde, yazarın iki farklı dünyayı bir araya getirip resmetmesi, sahnenin bir o ucuna, bir bu ucuna geçerek oynanan tek kişilik bir tiyatro oyunculuğu mahareti ile sınırları gösterebilmesi bu kitabı farklı kılıyor. Battal Gâzî filmlerinde çizilen kara papaz portesi ile hacı bakkal, üfürükçü hoca, kuvvâcı düşmanı kara cübbeli karışık sakallı imamın edebiyatımızda ve beyaz perdede birleştiği nokta zaten bu : Olduğu gibi sunmak değil; mübalağa ederek anlamsız kılmak. Hidayet romanlarımız da böyle yazılmaz mıydı zaten ? Ama bu kitap bize ana karakter Tamer’in şahsında kutsala uzak bir hayatı öyle berrak bir biçimde resmediyor ki kutsala uzak hayatların serencâmını anlamlandırmaya başlamak bir yana; kutsal ile kutsal olmayan arasındaki geçişkenliği, siyah ile beyaz arasında bir gri tonu olarak görmemizi de sağlıyor. Cihangir’de oturan ana karakterin yolunun mesleği dolayısı ile Fatih, Hoca Sinan Mahallesi’ne düşmesi ve orada tanıştığı insanların dünyalarını kendi hayat hikayesi ile birleştirerek anlamlandırmaya çalışması griliği canlandırıyor. Kahramanın hayatı ve tekke arasındaki yakınlık, uzaklık, soğukluk ve sıcaklık mekâna ait hisler değil. Tamer bazen Cihangir sokaklarının dervişi bazen ise Tekke’nin berduşu. İnsanın iç hesaplaşmaları, arayışları, çelişkileri mekânın ötesine, zamanın berisine taşınıyor böylece. Zaten olduğu ve belki olması gereken gibi. Kitapta yazarın da vurguladığı üzere: “Miraçta kalıcılık yok.” ve “Bunca çaba cennete girmek için değil; tamamlanmak için.”. Zaman ve mekanı aşan hafakanların ve neşvelerin anlatıldığı kitaptaki Cihangir-Fatih düalizmi, Peyâmî Safa’nın Fatih-Harbiye ikilemini aşıyor. Tasavvuf ile aşıyor. Çünkü Cihangir’e ismini veren Burhâneddîn-i Cihangirî mahşer gününü Cihângir’de bekliyor.

Yazarın tasavvufa dâir yazdıkları o kadar içeriden gibi ki; tasavvufun, New Age türü bir mistisizm olarak algılandığı çevrelerle dalga geçiyor zaman zaman. Bir derviş ile yemek masasında karşılaşan roman karakterlerine hemen şu soruyu sorduruyor yazar: “Mevlânâ falan ilginç değil mi? Mistisizm. Dönüyorlar falan.”. Aynı şekilde bir zikir meclisi tasvîri de yazarın olanı olduğu gibi betimleme kabiliyetini açığa çıkarıyor: “Meydanın kapısına yakın oturanlar yüzlerinde dağılan köpüklere gözlerini yumuyorlarsa da denizin tam içinde ve kopan sarhoşluğun kıyısındalar.”. Bu metaforlar tasavvufa dâir okumalar yapan birine âit olmalı. Çünkü bu satırları okuyunca muhayyilemiz bizi, Şeyh-i Ekber’in “Sahilsiz bir Umman” vasfına götürüyor. Yazarın, zikir esnâsındaki haykırışları “Feryât, dervişin çığlığıdır”; dervişleri ise; “Zamandan bir anlığına kopuvermiş insanlar.” olarak tasviri de tam bu manaya denk. Bu ifadeleri okuduktan sonra kitabın didaktik bir örgü ve kaygı içinde yazıldığı düşünülmemeli. Kitapta Cihangir ve çevresinde akan ilişkilerin ve hayatların betimlemeleri de çok çarpıcı. Kitabı baştan aşağı dikkatlice okuyanlar iki farklı kümenin aslında tek bir kümede toplandığını ve yazarın olanı olduğu gibi sunarak okuyucuyu bir noktaya doğru yönlendirdiğini fark edeceklerdir: İnsan günahlarını taşımak zorunda mıdır? Aslında bu sorunun cevâbı yazı başlığı altında verdiğimiz paradoksal iki cümlede ve dolayısı ile tasavvuf hermönetiğinde gizli. “Tevbe günahı unutmaktır ve aynı zamanda unutmamaktır.”. Bu iki cümle arasında çelişki yok. Cüneyd-i Bağdâdî ve Sehl et-Tüsterî’ye âit bu cümleleri tartışan Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî; Sehl’in tarifindeki tevbenin, müridlerin tevbesi; Cüneyd’in tarifindeki tevbenin ise yolda mesâfe katetmiş tahkik erbabının tevbesi olduğunu söyler. Bu açıklama eşliğinde kitaba dönersek romanın ana karakteri Tamer’in mürid/arayan/soran/dileyen olarak günahları unutmuyor olması; diğer karakter Kerem’in ise yolda mesâfe kat etmiş, hakikate yaklaşmış şahsiyeti ile günah nâmına ne varsa onu hayatından ve hâfızasından çıkarması son derece tutarlı ve anlamlı bir hâle geliyor. Kitap bu paradoksu sunuyor bize.

Kitaplar üzerine yazılan yazılar genel geçer tabirle birer “spoiler”, bizim teklif ettiğimiz tabirle ise birer “tat kaçıran” olmadan kitabı yorumlayabilmeli diye düşündüm hep. Kitapların özeti değil ki beklediğimiz. İşte tam da bu yüzden kitabın ismi, ana fikri, karakterleri, geçtiği yer ve ana fikri üzerine kurulu ilköğretim ödevine benzeyen yazılara benzemesin istedim bu yazı.

Kitap tasavvuftan bahsediyor dedik. O halde tasavvufun sırrına denk bir giz bırakalım ortaya. Kitapta anlatılan tarikat hangi tarikat? Okurken bunu çözdüğümü zannediyorum. Kitapta herhangi bir tarikat adı geçmiyor halbuki. Lâkin; kitabın hangi tarikati merkeze aldığı kitabın içinde görünen ama hemen kaybolan iki kitap ile kendini ele veriyor. Kitap içinde iki kitap ve bir bilmece. Bahsedilen, daha doğrusu bir şekilde işaret edilen bu iki kitap vesilesi ile ilgili tarikatı bulabiliyorsunuz ve kitap çok daha anlamlı bir hâl alıyor.

Kitap ve tasavvuf yolculuğu da zâten zor bilmecelerin ölmeden çözülmesine dâir bir cevelân değil midir?

İnsanların uykudadır, bilmeceyi çözünce uyanırlar; yani ölünce.

Ölmeden önce ölmek de belki hakikat denilen bilmeceyi zikretmekten ibâret.

Bir çözebilseydik eğer zâten; yazmaz, konuşmaz, susardık.

Sadece susardık...