Mezarda Huzur Yok
Ölüler, yaşayanlar ve bellek
Ömer F. Oyal

1.

Mezarlıklar yaşayanların dünyasına ait. Ölenlerin hatırasının korunması ve geçmişin süreklileştirilmesi yaşayanların dünyasına aittir. Bir mezarlığın inşası da, ölülerin istiflenmesi de yaşayanların zamanla ve toprakla kurdukları ilişkiye dairdir. Üstelik mezarlıklar da, geçmiş de, yaşayanlar için bir mücadele alanıdır. Zeynep Sayın’a göre; “Cesedin imgeye dönüşmesi için cesedin gömülmesi, belleği taşıyanın imge olması gerekir. İmgenin varlığı cesedin mezarına bağlıdır. Mezar taşları, yatmakta olan ölünün hatırasını ayağa kaldırır. İmge cesedin bir zamanlar canlı olmuş olduğunun kanıtıdır, bir zamanlar insan olduğuna düşülen kayıttır. İmgede korunan bellek cesedi insanbilime ve insanlık tarihine açacaktır. İmge ölüleri ataya dönüştürür.”

Ölüme yazgılı olduğunun bilincinde olanlar ölmeden önce yatacakları yeri belirleme ümidi içindedirler, belki de hatıranın mücadele alanı olduğunun, sonrakilerin zihninde unutulmamanın gayreti içindedirler. Ölündüğünde defnedilinecek mezarlıklar, şehirler ve hatta mezarlıktaki konum bile önceden saptanmaya çalışılır.

Mezarlık ölümün, öte dünyanın hatırlatıcısı haline de getirilebilir. Ölülerden, ölülerin hatıralarından, geçmişten çok geçicilik uyarısı öne çıkar. Henüz yaşayanlar, daha önce yaşayanların sonunu görmeli ve ibret almalıdırlar. Ölülerin bireysellikleri, bireysel hayat hikayeleri yoktur, ulaştıkları sonu işaretlemekten başka bir işlevleri de yoktur. Anonim ve kimliksiz yığın sonlu yaşamdan ve yaşam ötesinden başka bir şeye işaret etmez. Ölülerin mekanı yaşayanlar için bir uyarıdan ibarettir.

 

2.

Ölülerin gömülmesi, gömülme törenleri ve ölü kültleri uygarlığın kurucu etkinliklerinden birisi. Jünger’in ifadesiyle; “Kültürler ölülere hizmet üzerinde yükselir ve mezarların yok olmasıyla ortadan kalkar ya da daha doğru söylendiğinde, bu yok oluş, sona yaklaşıldığını haber verir.” Ernst Jünger’in kahramanı bu iddialı cümleyle mezarlıkların ve ölü gömme adetlerinin çevresinde dolaşıyor.

Jünger, Alaadin’in Problemi’ni bastırdığında 88 yaşındaydı. I. ve II. Dünya savaşlarını yaşamış kuşağın son temsilcilerinden birisi olarak haliyle ölüm, sonsuzluk ve nihilizm üzerine düşünmektedir. Jünger, Nasyonal Sosyalist harekete katılmasa da, partiye üye olmasa da zamanının “Volkisch” akımlarına dahildi, Çelik Fırtınası gibi eserleriyle azgın modernleşmenin ve savaşın yaratacağı ruhsal sıçramanın heyecanlı bir savunucusuydu. Savaşın ardından gelen yıkımla birlikte gözlerden uzak bir kasabada sakin bir yaşam sürdürerek yazmaya devam etti. Yaşadıkları ve yaşıyla bağlantılı olarak artık daha çok ölümle ilgilidir. Mezarlıklarla daha çok bir kültür unsuru olarak ilgilenmeyi tercih eder.

Belki de kültürlerin “ölülere hizmet üzerine kurulması”nı tersinde çevirerek okumalıyız. “Ölülere hizmet”, yaşayanların kendi dünyalarını ayakta tutabilme, ölüm sonrasına dair düşlerini, hayallerini ayakta tutabilmelerinin bir aracı. Böylece gerçekte yaşayanların kendilerine ölüler aracılığı ile hizmetinden söz edebiliriz. Buna rağmen Jünger ölüler kültünün neredeyse tüm ölülerin ve tüm ölü gömme törenlerinin ortak bir mezarlıkta toplanabileceği ülküsünün izini sürer: “Ölü gömme geleneklerinin bir araya toplanması, ölümsüzlük teorilerinden oluşan derlemenin karşılığı olacaktır.”

Aleaddin’in Problemi’nde “Ay anıtkabir haline getirilmeli”cümlesinden hareketle tamamıyla güvenli ve sonsuza kadar korunabilecek, tüm dinlere ait ölülerin toplanabileceği bir mezarlığın inşası çabasına girişilir. Jünger 1980 darbesi sonrasında bir Türkiye seyahati sırasında gördüğü Ürgüp’deki yeraltı şehirlerini romanına katmaya karar vermiş ve orada dünyanın akışından uzak, korunaklı, her dinin kendisine yer bulabileceği bir mekan bulmuş. Darbeci generallere verilen rüşvetlerle bu muazzam yeraltı mezarlığı inşasına girişilir. Terrestra adlı defin işleri şirketinin bu uluslararası ölçekteki projesi zamanla tanınır ve dünyanın her yanından ölüler yağmaya başlar. Mezarlığın girişindeki yazı da hiç iç karartıcı değildir: “Bütün umutların mekanı”. Dante öbür dünyaya girerken umutları kapıda bırakın diyordu, Terrestra ise tam tersini vaat etmektedir. Şirketin sloganından da anlaşılabileceği gibi bu aynı zamanda muazzam bir ticari girişimdir de: “Size ebedi saadeti vadedemeyiz ama ebedi istirahat için söz veriyoruz.”

Yine de Jünger daha çok ölülerin talepleriyle ve dünya çapında tüm ölü gömme geleneklerinin bir araya toplanmasıyla ilgilidir, yaşayanlar için mezarlığın anlamıyla pek ilgilenmez. “Ölüm anı yaklaştıkça fillerin bile ortak mekanlara ulaşmaya çalıştıkları söylenir.” O, ortak mekana ulaşma çabasındakilerle ilgilidir.

 

3.

Henüz ölmemiş olanların, ölüme yaklaşmış olanların kaygısı, günün birinde mezarından çıkarılabileceği, kemiklerinin başka bir yere taşınabileceği ya da imha edilebileceği kabusuyla yaşayanların kaygısı söz konusudur. Kendine benzeyenlerle, tanıdık bir mekana gömülebilmek ve kıpırdatılmamak.

Ölüme yazgılı olanlar da daha şimdiden her şeyi belirleme kaygısındalar. Kendi toprağına gömülmek, sevdiği bir mezarlığa gömülmek, yakınının yanına gömülmek vb. Sonuçta ölen için pek bir şey fark etmese de bu talep ölünün yakınları için vicdani bir bağ, bir vasiyet haline gelir. Hele de mezarların, ebedi istirahatgahların güvencede olmadığı bir dünyada bu oldukça umutsuz bir talep. Savaşların ve kapitalizmin dünyasında yakınlarınızın mezarlarını da koruyup kollamanız gerekiyor. Halbuki ölüler de hareket eder ve kimse mezarının değişip durmasını istemez. İmgesinin ilk toprağa verildiği yerde kalmasını arzular. Ölünün yakınları ve tanıdıkları için taşınan bir mezar ve taşınan kemikler mezarın sahiciliğini örseler. O nedenle güvenli mezar, kıpırdamayan sahiciliğini koruyan mezardır. Buna karşın savaşlar olmasa da kentler büyür ve büyüyen kentlerin eski mezarlıklara hakikatli oldukları söylenemez. Büyük rant getirecek şehir merkezinde kalmış arazilerdeki mezarlar emlak komisyoncularının gözüne batmaya başlar. Abdülhak Hamid Tarhan gibi ölür ölmez Zincirlikuyu gibi yeni bir mezarlığın ilk sakini olma şansı kimseye kolay kolay nasip olmaz. Ömer Seyfettin’in mezarı Kadıköy’de bugün salı pazarı olan yerdeki eski mezarlıktan alınıp Zincirlikuyu’ya taşındığında hakikatinden bir şeyler yitirmiş gibidir.

Fakat tabii çok daha şanssız ölüler de var. Mezarları tahrip edilenler, mezarlılardaki isimleri silinenler, mezar taşları inşaat malzemesi olarak kullanılanlar vb. Kemikler şiddetle politikleşmiştir. Zeynep Sayın’ın sözleriyle her şey bir hatıra savaşına, bir bellek mücadelesine dönüşür: “Mezarı olmayanın ruhu belki huzur bulmayacaktır, ama asıl önemlisi, mezarda yatmayanın imgesi ve hatırası belleklerden kazınmakta ve bir süre sonra unutulmaktadır.”

 

4.

Jünger’in çok fazla üzerinde durmadığı mesele bellek olarak mezarlıktır. Mezarlık öncelikle bellektir. Yaşayanların belleği. İşaretlenmiş, yeri belli ceset yaşayanların dünyasını bir arada tutar.

Uwe Timm’in Yarıgölge’si Berlin’deki Gaziler Mezarlığı’nda ölülerin beyanıyla gelişiyor. Gaziler Mezarlığı Prusya Krallığı’ndan, Alman İmparatorluğuna; I. ve II. Dünya savaşlarından, Sovyet işgaline; Demokratik Alman Cumhuriyeti’nden, Bileşik Almanya deneyimine kadar yıkık dökük haliyle de olsa ayakta kalarak geçmişin imgesini taşımayı beceriyor. Bunca yıkımın ve imhanın, işgallerin ve rejim değişikliklerinin ortasında mezarlık yerle bir edilmiyor. Mezarlık, eski Prusya askeri mezarlığıdır ama III. Reich dönemindeki ölülere, hatta Berlin kuşatması sırasındaki kargaşada aceleyle gömülen bir sürü farkı insana da rastlarız. Bir tarih yığını görüyoruz burada. Prusya soylusu, Nazi kodomanı ile; direnişçiler cellatlarla koyun koyuna yatmaktadırlar. Gaziler Mezarlığı anlamın yittiği, iyinin ve kötünün eşitlenildiği bir mekandır. Alman tarihinin çeşitli simaları kendilerini tekrar edip dururlar.

Tarihi mezarlıklardan yayılan saygınlık ve zamanın mezar taşlarına sinmişliği orada da mevcuttur. Timm’inn ölülerinde, ölüler öldükleri anın bilincine hapsolmuş haldeler. Bilinç ölünen ana sabitlenmiştir, tarihin akışı ve yeni gelişmeler anlamını yitirmiştir. Her ölü kendisine kadarki gelişmeleri bilir ve üstelik halâ haklı olduğunu düşünür. Zaman akmadığında hemen tüm ölüler haklıdır. Timm’in mezarlık sakinlerinin anılarına başvurarak geçmişi yansıtma çabası gerçekte ölülerin ilerlemeyen yeni bir şey eklenmeyen bilinçlerinden yardım ummaktır aslında. Yazar buna razıdır zira zamanın ilerlemesiyle lekelenmemiş bilinçler kendi zamanlarını olduğu haliyle yansıtabilirler. Elli yıldır orada yatan Japon bir ölü Almanca öğrenmez ve diğer ölüler tarafından anlaşılmaz. Ölülerin kavgaları II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle sabit konulara kilitlenmiştir. Kimse yaşamadığı için kimse fikrini değiştirmez. Demek yaşamanın önemli işaretlerinden birisi yaşanmışlıkları yeniden değerlendirebilme yetisidir. Mezarlıktakiler bir anlamda tüm Alman tarihinin imgesi haline gelirler ve neredeyse bu yetkiyle konuşmaya başlarlar. Mezarlıklar bu yüzen saldırıya uğrar zaten. Karşı tarafın geçmişini bir işaret olarak sonsuza taşıyabilme yeteneklerinden ötürü. Savaşan taraflar karşı tarafın mezarlıklarını yıkarak geçmişi de yok etmek isterler. Bütün izlerin kalıntıların yok edilmesi, o topraklarda önceden yaşayanlara dair işaretlerin ortadan kalkması gerekmektedir. Savaş ölülerin ayakta tuttuğu hafızaya yönelir.

Gaziler Mezarlığı’nın aksine mezarlıklar sonsuza kadar güvencede kalamazlar, zaman akar, dünya değişir, yaşayanların eğilimleri değişir ve ölülerin güvenliği yaşayanların insafına kalır. Bir mezarlık bir hafıza olduğu müddetçe onun ortadan kaldırılması çabası da sürer. Geçmiş de, geçmişin imgeleri de mücadele alanıdır.

 

5.

Günter Grass’ın Kurbağa Güncesi’nde mezarlığın siyaset arenasına dahlini bir kez daha görürüz. Ölüler istemeseler de cesetleri mevcut politik kavganın, yeni gelişmelerin aracı, gelecek çekişmelerin parçası haline geleceklerdir. Bu kez söz konusu olan Demirperde’nin çöküşünden sonra gündeme gelen Grass’ın atayurdu, çocukluğunun sevgili Danzig’inde bir Alman mezarlığı kurulması girişimi. Halen yaşayan Prusya göçmenleri atalarının topraklarına gömülmek istemektedirler ve tabii buna ölmüş olanların nakli çabası da hemen eklenir. II. Dünya Savaşı sonrasında kitle haline Prusya’dan göçenler halen etkili bir lobi konumundadırlar ve onların Danzig’e gömülme gayreti haliyle politik bir sorun haline gelecektir. İyi niyetli olarak sunulan bir ticari girişimin yarattığı tartışma üzerine gelişir kitap. Ölülerin anayurda taşınması kaygısıyla birlikte “Barış Mezarlığı” hatırlama ve geçişe ulaşma çabasına dönüştüğü gibi orayı yeniden yurt yapma çabasının da bir parçası haline gelir.

Bu girişim elbette ki Polonyalılar tarafında rahatsızlık yaratacaktır: “Almanlar topraklarımızı alıyor!” Almanlar paralarını kullanarak Polonyayı yeniden işgale, eski Prusya’yı diriltmeye, bir bağ oluşturmaya çalışmaktadırlar. Oysa II. Dünya savaşı tüm bağları ortadan kaldırmış, Alman nüfus sonsuza kadar Almanya’ya sürülmüştür. Almanlar bu kez ölüleri kullanarak işgale yeltenmektedirler. Polonyalıların kaygısı bütünüyle anlaşılır. Herkes düşmanın mezarının, bir düşman imgesi olarak tehdidin bir parçası olduğunu bilir. Kimse konuyu ölülerle ilgili bir şey olarak algılamaz, konu tamamıyla yaşayanların siyasi hedefleriyle ilgilidir. Mezarlık girişiminin iddiası ise dünya çapında yurdundan edilme, yurda dönüş ve barış temalarını işler: “İki buçuk metre yurt toprağı insan hakkıdır ve öyle kalacaktır.” Fakat “yurt toprağı” bütünüyle politik bir sorundur, hiçbir şekilde tarih dışı değildir ve “iki buçuk metre” büyük bir sorundur. Sayın’a göre; “Artık insan olmayan ceset ve bedenden artakalan (kemik/kan) yaşayanların cemaatini oluşturmaya yüz tuttuğu an ölüm siyasallaşmaktadır.” Tabii Barış Mezarlığı da hızla siyasallaşır.

Tüm bu kavgalar sırasında mezarlık ve ticarileşir. Alman parasının hakimiyeti ile birlikte her türlü ticari gelişimin bir parçası haline gelir: “Her zaman samimiyetle Aman mezarlığından tarafa oldum. Çünkü Almanlar Almanlarla aynı toprakta yatmalı, Polonyalılar da Polonyalılarla. Ama şimdi yapılan şeyde, bunda insaniyetlik yoktur. (...) Mezarlık neredeyse eskisi kadar güzel oldu olmasına ama artık insanlara değil, ticarete yarar oldu.” Barış Mezarlığı’nda da, Terrestra’da da ölümün ve gömülmeyle ilgili yan hizmetlerin giderek artan ticarileşmesine şahit oluruz. Gömme yan dallarıyla birlikte önemli bir sektör haline gelecektir. Terrestra’da da ziyaretçiler için konaklama tesisleri, her din için tören yerleri, kül kaplarının işlenmesi öne çıkıp ölüler mutlaka paraya dönüşürler. Barış Mezarlığı’nda da Terresta’daki süreç işliyor. Mezarlık, mezarlığın yanında kilise, kilisenin yanında defin işleri büroları, onların yanında mezarlık tezyinatı, onların yanında, mermer taş süslemeciliği, onların yanında özel tabut imalatı onların yanında nihayet ölüme yakın olanların barınacağı huzur evleri.

 

6.

Ernst Jünger’in kitabında mezarlıkların yok edilişi ve ölü kültünün ortadan kalkışının sonuçlarının ne olacağı da soruluyordu. Bu soru orada bırakılsa da devamı üzerine düşünmek ilginç olabilir. Atalarla, yaşanmışlıklarla tüm bağların böyle hunharca kopuşu geçmişin ortalıktaki işaretlerinin silinişi nasıl bir dünya yaratırdı? Toplumsal ve kişisel tarih herhalde gündelik tekrar ve hatırlayışlardan, törenlerden arındırılmış soyut bir tarih haline getirirdi. Belki her şey daha duru ve soyut olurdu. Ölmüş akrabalarımızın, dostlarımızın imgesi, mücadelede yitenlerin, katledilenlerin imgesi tazelenmeksizin giderek bulanıklaşırdı. Bu bir tür toprağın hafızasızlaşmasıdır. Başka toplulukların mezarlıklarını yerle bir edenler de aslında bu amacı kısmen yerine getirme çabasındalar. Kendi mezarları ebedileşirken başkalarınınkiler hiç varolmamış gibi yeryüzünden silinmelidirler. Toprağın hafızasızlaştırılması, kemiklerin işaretsiz ve sahipsiz kılınması toplumsal saflaştırma çabasının bir bileşenidir ve ölüler, binalar, dini yapılarla birlikte bu çabanın hedefi haline gelirler.

Yaşayanların geçmişin imgeleriyle, anılarla ve toprağın sahiplenilmesiyle ilgili çabasında dur durak yoktur. Bağlılığın sürdürülmesi, tarihin ayakta tutularak yenden didiklenmesi, bugüne uygulanması gayreti bitmeyecektir.

Mezarda huzur yok, zira yaşayanların huzuru yok.

 

 

Ernst Jünger, Alaaddin’in Problemi. Çeviri; Süheyla Kaya. Kırmızı, 2010.

Günter Grass, Kurbağa Güncesi. Çeviri; Fatih Özgüven. Everest, 2015.

Uwe Timm , Yarıgölge. Çeviri; Melike Öztürk. Can, 2012.

Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi. Metis, 2018.