friedrich-fog.jpg

Büyüyü onarmak

Almanlar Japonlar ve bazı temalar

Duvar Sayı 12 Ocak-Şubat 2014

Ömer F. Oyal

 

Caspar Friedrich'in “Der Wanderer über dem Nebelmeer” (Bulutlar Üzerinde Gezinti, 1818) tablosunda dağların üzerinden ufka bakan adamın gölgesi tüm bir dönemin ruh halini temsil eder. Yalnız ama zirvede ve soğuk içindeki adamın silüeti pek çok Nietzche kitabının kapağını da süslüyor. Adam bulut denizinin üzerindedir ve sağlıklıdır, hatta büyük bir sağlık içindedir, hakikatin bağrındadır ve çırpınışlar içindedir. Aşağıdaki dünyanın bu çırpınışlardan haberdar olmaması önemli değildir. Adam öfkelidir. Dünyaya, giderek yabancılaşan dünyaya, büyüsünü yitiren her şeye karşı öfkelidir. Haliyle müsesses topluma ve onun ahlakına da öfkelidir. Soğukkanlılık çürümüşlükle eştir. Durmaksızın değişen, yabancılaşan dünyada oturaklılık ve güvenlik kaygısı nefret edilesi bir hale gelir. Burjuva yerleşikliği, “burjuva istikrarının basık sıradanlığı” yavan ve ölümcüldür. Bir tarafta sinsi, “modern”, “Batılı” veya “batılılaşmış” tüccarlar, öbür tarafta kahramanlar ve soyluca içine çekilmiş “ortodoks” bireyler dünyası vardır.

Her ruh durumu bir dünya görüşüne işaret etmez ama dünyaya görüşünün bir ruh durumuna işaret ettiği sıklıkla görülür. Bazen de bir ruh hali nerdeyse bazı ülkelerin üzerine yapışır. Gecikmiş ulusların ruh halleri de birbirine benzer. Dünya zorla da olsa aynılaşırken bu ruh hali de evrenselleşir. Sözü edilen modernizmden bizar olanların ruh halidir.

Bugünden bakıldığında gecikmiş ulusların anasının Almanya olduğunu söylemek tuhaf gelebilir ama 17. ve 18. Yüzyıllarda Almanların ruh hali İngiltere ve Fransa'dan çok dünyanın geri kalanına, aslında ezici çoğunluğuna benzemekteydi. Ülke hızla değişip, sanayileşirken Almanlar “dışarıdan dayatılan” modernizmin illetlerinden canhıraş biçimde şikayetçiydiler. O dilin topraklarında yaşamış muhafazakarından, devrimcisine, bunca yazarın ve düşünürün bugün hala kulağımıza bir şeyler fısıldayabiliyor oluşu muhtemelen gecikmiş ulusların ve modernizmden muzdarip olanların biribirlerine söyleyecek şeyleri olmasıyla ilişkilidir.

 

Büyük basamak

 

Pascal'ın ve Rousseau'nun mirasının Orta Avrupa'da kalıcı bir yankı yaratması da tesadüf değil. "İngiltere ve Fransa'nın merkezinde sabit ve istikrarlı bir burjuva çekirdek ve kır ve kent arasında belirgin bir ulusal etkileşim vardır. Oysa modern trajedinin Avrupa'sı kendi adına bir savaş Avrupasıdır: çok daha soyut ve türdeş bir karşıtlıklar alanı... Burada Almanya bir 'çekirdek' ya da bir merkez olmaktan çok evrensel dramların sahneye koyulabilmesine olanak veren sahipsiz bir topraktır."1 Freiligrath “Almanya hamlettir” dediyse bunun bir anlamı vardır. "Nasıl Almanya modern trajedi için merkezi bir rol oynuyorsa, simetrik bir tarzda modern trajedi de Alman kültürünün gelişimi için merkezi bir rol oynamıştı."2 Yani bilgi alanı ile etik arasındaki yarılmadan söz ediyoruz. "Belli başlı bütün kapitalist ülkelerde modernlik, istikrarsızlaştırıcı, önceden kestirilemez ve acılı bir süreç olarak yaşanmıştı ama hiçbir zaman bir radikal siyasal alternatifler çağrısı ile ilişkilenmedi. Temel siyasi tercihler, kural olarak modernliği önceliyordu ve modernliği izleyen rejimler de temel bir istikrardan yararlanabildiler."3 Britanya, Fransa ve ABD'de burjuva devlet bir tür istikrar sağlayabildi. Almanya'da ise ulus-devlet geç kurulduğu gibi durmaksızın farklı doğrultularda sarsıldı.
 

Küskünlük
 

Almanya'nın birleşmesinde yaşananlar aslında epeyce tanıdık. İngitere, Fransa gibi ülkelerde ulusal kimlik burjuvazi ile feodalizm arası çatışmanın bir yan ürünüydü. Ki bu da ulusal kimliğin oluşumunda özgürlükçülüğün de önemli bir etmen olduğuna işaret ediyor. Almanya'da aksine burjuva devrimi ulusal birlik için mücadele vermek zorunda kaldı ve böylece özgürlük perspektifi her zaman ulusal birlik çabasının gölgesinde kaldı. 1500'lerdeki köylü ayaklanmaları sonrasında parçalamışlığın kalıcık kazanması da başka bir faktör. Parçalı dükalıklardaki gericilik, burjuvaların düklüklere bağımlılığını süreklileştirdi. Ülkenin hemen tüm komşuları tarafından oraya buraya çekiştirilmesi de devamlı bir dış baskı paranoyasını kalıcılaştırdı. Ülkenin o sıralar daha sonra dünyanın pek çok ülkesinde yaşanacak olan işgal, dış müdahale yoluyla modernleştirilmesi gayreti, feodalizmin Fransız işgaliyle ilgası çabası, Aydınlanmanın zoraki ve “dışsal” niteliği yeni ulusal kültüre damagasını neredeyse kalıcı biçimde vurdu. Böylesi bir ortamda birleşmeyi sağlayan Prusya'da Fransız düşmanlığının tırmanışı ve Napolyon öncesi kültürün yüceltilişi daha da iyi anlaşılabilir. Prusya'da kapitalist adımlar bürokrasi eliyle gerçekleştirildiği gibi sanayileşme hedefleri de demokratik talepler söz konusu olmaksızın yerine getirilmeye çalışıldı. Batılılaşmış bir Prusya ordusu ve bürokrasisi ve bir tür muhafazarlığın bileşimi. Bu düşünce biçimini daha sonraları bizde de olmak üzere dünyanın hemen her yerinde göreceğiz: Batının bilim ve teknolojisini benimseyelim ama kültürel, toplumsal, düşünsel yapımız bize kalsın! Türkiye'de Ziya Gökalp'in meşhur yaklaşımının önceli Alman muhafazakarlığıydı. Daha ötesi Weimar Almanya'sında da “Batı'dan ithal edilmiş demokrasi” jargonu hakimdi. Bu da yabancı değil.

 

Büyü bozumu

 

Tüm bu dönem boyunca teknolojik atılım da, modernizm de hor görülüyor, Napolyon öncesi dönem ülküselleştiriliyordu. Modernizme ve giderek sanayileşmenin sonuçlarına gösterilen hoşnutsuzluk kendini romantizmde buldu. Aydınlanma dünyayı fazla berrak kılıvermişti ve bu da hoş değildi.

Hiçbir çocuğun hayali sanayici, esnaf veya tüccar olmak değildir. Önemli olan kahramanlığın yüceltilişiydi. Olmadı, onurlu, ilkeleriyle ve kendi halinde yaşayan insanın yüceltilmesi gerekiyordu. Kahramansı kötümserlik dönemin başat ruh halidir. Öyle ki, II. Wilhelm döneminde Almanya, ABD'den sonraki en gelişkin kapitalist ülke durumuna geldiğinde bile, kendini bastırılmış, yalnız ve itilmiş görüyordu. Bireylerin durumu da aşağı yukarı aynıydı. Gelişkin metropollerin yokluğunda bireyler yaltılmış, yerel özelliklere hapsolmuş ve neredeyse yerel dünyaları ülküselleştirme halindeydiler. Taşranın yüceltilmesinden söz ediyoruz. Dünyanın hızla şekil değiştiriyor oluşu karşısınında, onurlu birey, geleneği, hakikati muhafaza etme yükümlülüğü ile karşı karşıyaydı. Uygarlık bunaltısı ve “dünyanın büyüsünün yitirilişi” endişeli bir dışarıda bırakılmışlıkla bütünleşti. Bozulmaya dair şikayet, tecrit olmuşlukta bir sahicilik bulur ister istemez. Dünya tanınmaz hale gelmiş, geçmiş özlemi, daha az karmaşık zamanlara özgü hayaller iyice kabarmıştır.

 

Çok uzaklarda

 

Almanya “batının teknolojisini alalım, kültürümüz ve toplumsal yapımız bize kalsın” diyen tüm gecikmiş ülkeler için kullanışlı bir model oldu. Japonya'da Togukawa ve Meiji dönemlerine yaşanan, Prusya'nın Almanya'yı birleştirmesi gibi yerel feodal devletlerin bir dizi ayaklanma ve savaş yoluyla birleştirilmesiydi. 1889'da Meiji Anayasası'nın Prusya Anayasası örnek alınarak hazırlanışı da bir şeyler söylüyor zaten. Meiji dönemindeki dış baskıyla, tepeden inme ve hızlı modernleşme kampanyası hemen her ülkede olduğu gibi önce orduyu ve eğitimi hedef aldı. Samuraylığın ilgası, kılıç taşıma yasağı ve modern ordunun kuruluşuyla birlikte dizi ayaklanma yaşandı ama bunların bastırılışının ardından Meiji reformları fazlaca bir direnişle karşılaşmadı. Japon uluslaşması da Meiji döneminin bir ürünüydü, 1905 Rus-Japon savaşı zaferinden sonra artık Japonya dünyanın güçlü ülkeleri arasına giriverdi ve Asyalılarla dayanışma yerini hızla Asya ülkelerine doğru yaşam alanı kazanma çabasına ve ulus bilincinin yoğunlaşmasına bıraktı. Burada da hemen hemen aynı tema yürürlükteydi: Modernleşmenin yarattığı sancılar, bildik yaşamın değişimi, eski değerlerin hızla yıpranışı. Tabii buna karşılık geçmişin yüceltilmesi ön plana çıkmaya başladı. Geçmiş bu yüceltmede bir baştan bir başa adeta yeniden yapılanıyordu. Yani Japon kimliği aranıyordu. Birinci Dünya Savaşı yıllarına doğru bu kimlik arayışı doruğuna çıkarak çeşitli yan varyantlarla iyice incelikli tartışmalar yaratmaya başladı. Japon dünyasının ruh halinin hemen tüm doğu ve güney Asya için, hatta giderek bazı Ortadoğulular için bir model oluşturması da ilginç. Nihayetinde Japonya Almanya'dan çok daha doğuluydu.

 

Bazı temalar

 

Toplumsal yapı karmaşıklaşıp, tanınmaz hale geldikçe sadeliğe özlem de, onun yüceltilişi de arttı. O zamana kadar kimse sadeliğin, basitliğin bu denli derin bir şey olacağını düşünemezdi. Bu arayışın siyasal bir yansıması da var elbette. Karmaşadan, farklı siyasal taleplerden, farklı çıkarlardan azade sadeleşmiş homojen bir toplum özlemi. Hatta giderek homojen çıkarlara ve isteklere sahip uyumlu bir toplum ütopyası. Sadelik arzusuyla birlikte pek çok tema günümüzde de bizi izliyor.

 

Dirimlilik. – Yaşamsallık ve tazelik saplantısı sisli ve mitik geçmişte varsayılan yaşamın özlemdir. Hem kişisel hem toplumsal bir özlem. Olgunlaşma öncesindeki artık unutulmuş bir zamanın yaşamsal atılımının yeniden ele geçirilmeye çalışılmasıdır. Olgunlaşma bir süreç olarak anlaşılmaz, tazelikle deneyim kazanma arasında bir set vardır sanki. Tazeliğin kendi içindeki yozlaşma gözardı edilir. Çok zaman geçmiştir zaten. Dirimliliğin deney öncesi bir zamana işaret edişi aynı zamanda “insani tecrübe”yi yadsıma çabasıdır da. İnsani tecrübenin içselleştirilmesi uygarlığı zan altına sokar. Dirimlilik, toplumun eski, hayali zamanlarını düşler. Tıpkı yetişkin birinin çocukluğunu, gençliğini düşleyişi gibi. Uygarlığın çürümüşlüğüne, modernizmin “insan hakları”na karşı, istencin ve gücün berraklığı eski zamanlardan bugüne taşınır. Halihazırdaki din insanı iyilik gibi yalanlarla uyuşturduğundan dirimlilik barbar kılıcında parıldar. Dünyanın reddi mitolojik geçmişin sertliğinde vücut bulur. “İnsanlık” artık şüpheli bir kategoridir. Wagner'in Nibelungen'in Yüzüğü, Uçan Hollandalı, Tannhäuser gibi opera eserleriyle dirilttiği kuzey mitolojisi daha uzun yıllar başa bela olacaktır.

 

Gençlik. – Unutmamak gerekir ki 1800'lerin sonlarına kadar genç olmak hiç de imrenilir bir şey değildi ve haliyle gençlik giyimi vb. şeyler de söz konusu değildi. Aslında gençlik bir an önce olgun görünmeye çalışıyor, kolalı yakaların, babaların resmi giysilerinin içine girmeye çabalıyordu. Gerçi ta Hegel zamanlarından itibaren üniversite klüpleri mevcuttu ama onlar bir an önce bu can sıkıcı durumdan kurtulup ciddiye alınır insanlar olmak için can atıyorlardı. Kısa zamanda sakal çıkartan ilaçların peynir ekmek gibi satılıyor oluşu dönemin ruhuna gayet uygundu. Gençliğin gözü bir an önce olgunlaşmaktaydı. Fakat bu algı hızla değişti. Artık gençlik başlı başına bir değer olamaya başlamıştı: “Gençlik var olma sevincidir, keyif alabilmektir, umut ve aşktır, insanlara inançtır; gençlik yaşamdır, gençlik renktir, biçim ve ışıktır.” (Gençlik Dergisi, 1896) Artık gençlik yaşlı görünmek istemiyordu. “Yaşam” kelimesi eskiden olgunluğu çağrıştırırdı artık gençliği çağrıştırıyordu ve gençlik bir an önce onarılması gereken bir kusur değildi. Buna karşılık yaşlılık hatta yetişkinlik meşruiyetini yitirmeye başlamıştır. Olgunlaşma yozlaşmaya ve zayıflığa denk düşer çünkü. Artık her şey gençliğin dünyasını oluşturmaya ve onu parlatmaya yönelir. Güçlü beden, ışıltılı ve inançlı gözler. Dirimlilik çiğdir ve ayrıntıları pek de kaldıramaz. Zaten ayrıntıcılık da çürümenin belirtisidir. Her an her şeyi yapabilme gücü ve istencinin yüceltilişi mevcut zayıflıkların düşsel tarzda aşılmasıdır. Spor, uzun doğa yürüyüşleri, kırda çalışma kampanyaları ile birlikte sadeliğe bir adım daha atılır.

 

Doğa. – Rousseau'nun “Yalnız Gezen'in Düşleri” gibi eserleriyle birlikte doğa yeni bir anlam kazanmıştı. Doğa artık yeniden öğrenilecek bir şeydir. Tieck, “Franz Sternbald'ın Kır Yürüyüşleri”ni yazdığında Goethe'nin “Üstad Wilhelm”ine nazire yapmak istemişti. Bu bir gezi ya da yolculuk kitabıdır. Schlegel kardeşlerde de bu doğa teması epeyce öndedir ama Tieck'ten sonra sonu hiç gelmeyecek, onu sayısız kır gezisi anlatısı izleyecektir. Ülke yeniden keşfedilmeli Heidelberg romantizmi tüm ülkede yeniden vücut bulmalıdır. “Alman vatanı” yeniden vücut bulmalıdır. Üzerinde barınılan topraklar çürümüştür. Mümkünse üzerinde artık barınılmayan uzaktaki ata toprakları söylencelerle destanlarla mitleştirilmelidir. Kutsal dağlar kutsal nehirler ve kutsal ormanlar. Bu mitleştirme barbarlık ve paganlıkla at başı gider. Öbür yandan üzerinde yaşanılan topraklar da yeniden kazanılmalıdır. Tıpkı manzaranın keşfi, doğanın keşfi gibi yurt da yeniden anlamlandırılır. Uzak zamanların inançlarıyla perdahlanmış doğa yeniden bambaşka bir anlam kazanacaktır. Kır gezintileri, kamp çadırları, ormanların ululanması, nehirlerin mitleştirilmesi, dağ tırmanışları yurdu yeniden kurar. Aranan sadelik doğadadır, bozulmamış ve hep kendini tekrarlayan doğada. Yurt üzerinde yüründükçe arındırılır ve yeniden bir “hakikat” olarak açılır. Köy yaşamı artık sıkıcı bir yerleşim değil, üzeri modernik tarafından örtülmüş hakikatin bağrıdır.

 

Kaos. – “Yaşam”ın oturaklılığının anlamının kalmayışı ve onun fırtına ve coşkunlukla özdeşleşmesine daha 1800'lerin başlarındaki pek çok eserde ve şiirde karşılaşırız. Ağırbaşlılık artık gözde değldir, klasik erdemler ve Aydınlanmanın soğukkanlılığı yaşamı nefessiz bırakmıştır çünkü. Artık gerekli olan pervasızlık ve coşkunluktur. Novalis'in “Geceye Övgü”sünden sonra gecenin kutsallığı, fırtınanın temizleyici gücü tartışılmazdır. Karanlık ve kaosun tazeleyici gücü, Aydınlanma'nın sıkıcı berraklığının yerini almıştır. Hölderlin'in kaleminde yenilenen Antik Yunan tanrıları hayatı mitleştirmek üzere ortalığa fırlamıştır. Mitolojinin ihyası farklı biçimlerde yenilenecektir. Mevcudun, verili olanın dışına çıkma gayreti de olmadık dekadanslıklardan en devrimci gayretlere kadar türlü biçimler alır. Kişi sonuna dek gitmelidir.

 

Kıyamet. – Sürekli bir endişe kişiyi takip etmektedir. Bilinmeyen güçlerin tehdidi altındayızdır. Bilinmeyen sinsice kıpırdamakta, yol almaktadır. Haberdar olmanız gerekmez, ilerleyişini hissederiz sadece. Son büyük felaket giderek yaklaşmaktadır. Tarih durmaksızın sona koşmaktadır. Bozulmayı durduracak güçler azınlıkta ama vakurdurlar. Zaten bozulma kıyametin güncelliğidir. Kıyamet kıyamet ne denli ürkütücüyse kurtuluş gayreti o derece günceldir. Kıyamet pek çok koldan ilerler: Doğanın bozulması, insanın bozulması, ekmeğin bozulması, dünyanın uğursuzlaşması ve yabancılaşması. Spengler'in “Batı'nın Çöküşü” ile doruğa çıkan kıyamet beklentisi hem sol hem de sağdan yeterince destek bulmuştur. Tabii ki Spengler muhafazakardı ama aynı dönem solda yer alan pek çok düşünür de tarihin felakete koştuğunu düşünmekte onunla birleşiyorlardı.

 

Büyük “an”. – "Devlet istikrarlı ve güçlü olduğunda, onunla uğraşmak zorunda kalmayan ulusal kültür kendi siyasal olmayan doğrultusunda dilediğince evrim gösterebilir... Ama devlet zayıf ve yerleşiklikten uzaksa, kültür 'boşluğu doldurmak üzere' ölümcül bir tarzda müdahale eder." Artık merkez sadece politika değil, politik mücadeleye yönelik trajik bakıştadır. "Bu bakış içinde politik mücadele eninde sonunda krize yol açması gereken bir şey, krizin kendisi de bir hakikat anı olarak görülür."4 Anın giderek artan önemi gerek sağ, gerek sol varyasyonlarda kendini gösterir. An kendi başına patlayıcı, olağanüstüdür. An herşeyi belirler, olağan hiçbir şeyi belirlemez. Olağanlık küşümsenir. Olağan artık bir işe yararmamaktadır, yavan ve boğucudur. An beklenir. Olağan, ancak “büyük an”a ulaşıldığında kendini temize çıkaracaktır.

 

İrade. – İradenin aşırı vurgulanışı engellenmişliğin içe dönüşle ya da aşırı iradecilikle aşılmaya çalışılması olarak gündeme otutuverdi. Mevcut dünyanın anlaşılmaz ve karmaşık güçleri kişiyi avuçlarının içine alıp bunaltmaya başladığında kişi ya savaşmayıp kendi içinde yeni dünyalar kurar ya da iradeyi abartır. Schopenhauer'den, Nietzsche'ye kadar istenç felsefesinin gelişimi iki yöne de uzanıyordu. Kişi iradesiyle kendini arındırdığı gibi toplumu dahi dönüştürebilir. İrade arzusunun bu denli kabarışı topluma ve mevcut dünyaya amansızca bir karşı koyuştur. Verili olanın dışına çıkabilmek için kişi neredeyse kendisine karşı zor uygulamalıdır. Bazen de topluma.

 

Birey. – Kişi hem kendi yarttığı dünyaların efendisidir hem de hiçtir. Geleneğin parlatılması bireyin silinmesine yol açmalıydı ama öyle olmadı, zira zaman çok değişmişti. Birey kendi iradesiyle kamusalın içinde erimelidir, Öznenin hem bu derece önemli oluşu ve fakat hem de onu eritme hatta yitirme çabası çelişik sonuçlar doğurur elbette. Bireysel sorumluluğun ve iradenin şiddetiyle birlikte sadelik hatta bazen de toplumsal sadelik çırpınmasına girişilir. Kişi hem amansız sorumluluk çabasıyla tükeniyor ama hem de bu çaba sadeliğin ihayası için oluyor. İradenin kendini ilgası için amansızca bir irade toparlanması yani. Kişi iradesiyle kendini durmaksızın yaratır, kişinin bir özü, kalıcı belirlenmiş bir kendisi yoktur. Eylem, yaratma ve bulunduğu düzeyi aşma çabası her şeydir. Ama aşma gayreti en basite inebilmek onunla ilişki kurabilmek içindir de aynı zamanda.

 

Adanmışlık. – Kişinin inançlı ve tutarlı oluşu, düşüncelerinin doğruluğu ve yanlışlığından bağımsız olarak başlı başına bir değer haline gelir. Fedakarlık amacın anlamından bağımsız olarak bir erdem haline gelir. Zira kişi kendisine, hayatına ve çıkarlarına rağmen kendisini zorlamakta, kendini inancına adamaktadır. Doğruluk, yanlışlık; haklılık, haksızlık artık ayrıntıdır. İlkelilik saplantısı adanmışlıkla arınır. İbsen'in bağnaz ve ilkeli kahramanı Brand'ın suçlayıp lanetlediği yozlaşmışlardan çok daha fazla felakete yol açması da bir ayrıntıdır. Zamanında İngilizlerin İbsen'i en dehşetgeniz sıfatlarla anmalarının belki de bir anlamı vardır.

 

Yüce kötülük. – Schiller'in 1780'lerde yazdığı “Haydutlar “adlı yapıtından itibaren suç da kötülük de artık başka bir ışık altındadır. Onu günümüze kadar pek çok benzeri izelyecektir. Hatta kötü olmayan bir roman kahramanı artık ilginç olmayacaktır. Suç, kötülük ve cürüm derin bir düşünceye dayanıyorsa artık bir kötülük sayılmaz. O derin ve saygı duyulması gereken bir eylem halini alıverir. Hatta en şedit suçların bile artık yüksek bir anlamı vardır. Sadelik kaygısının eninde sonunda suç ile buluşması şaşırtıcı değil. Sadelik çabası eylem halini aldığında ve oradan toplumsala yayıldığında artık sadelik namına işlenen cürümler mazur görülebilir. Kurtuluş gayreti düşmanlarını arar ve bulur, sadelik çatlak seslere katlanamaz. Hakikat ve anlam düzleminin altındaki dünyada süregiden karanlık böylece gotik bir trajedi değeri kazanır. Kötülük giderek ilginçleşirken iyilik vaazı düpedüz yavanlaşır. Artık şeytan bile derin hakikatlerin müjdecisi olabilmektedir.

 

Kutsal. – Artık din başka araçlarla sürdürülmektedir. Aydınlanma'nın saldırıları sonucunda oldukça yıpranmış olan din yeniden ele alınır. Bir yandan Katoliklik yeniden ihya oluyor, öbür taraftan panteizm yeniden diriliyor,çok uzaklardaki Budizm yeni anlamlarıyla birlikte tazeleniyordu. Tüm bu temalar neredeyse dinsel bir coşkunluk yarattılar. Putların yıkımı, müesses dindar ahlakın yıkımı ve amansızca eleştirilmesi bambaşka bir dini heyecana yol açar. Kiliselerden bağımsız cemaatlerin, “sevgi dinleri”nin ve “diriliş” cemaatlerinin uzun yolculuklarıdır bu. Yeni dinlerin türeyişi ya da eskilerin yepyeni temellerde tazelenişi romantik hareketin alameti farikalalarındandı. Böyle zamanlarda hep olduğu gibi bir peygamberlik patlaması yaşanıyordu Almanya'da. Dini aslına döndürmek aydınlanmanın yarattığı ruhsuz dünyaya bir cevaptır. Felsefe bile bir tür aşkının izini sürme çabasına devam eder. Öteler artık tüm cismaniliği ile buradadır. Aydınlanmanın din karşıtlığı fazla dayanamamıştır.

 

Boşluk diyarında

 

Tüm bu temalara Japon örneğinde başka temalar ekleniyor. Kuşkusuz bambaşka bir dünyadayız. Ama o kadar değil. Çok uzaklar artık yakındır. Buna karşın ezeli dışarısı-içerisi ikilemi de süremektedir. Dünya giderek homojenleşmektedir. Yine de her ulus benzer kaynaklara yönelir. Japon romantik ekolü de modernliğe itirazdan doğdu. “Moderniliği aşmak” tüm dünyanın sorunudur artık. Bu koşullarda “Japonlara has şeyler”in aranıp taranması da kaçınılmazdı.

 

Budizmin keşfi. – Kimlik, Batı değerlerinin reddinden, modernizmin reddinden yola çıkıyordu ama pozitif geleneksel unsur ne olacaktı. Ancak yönetici sınıflar için bir anlamı olmuş olan Budizm ve Zen yeniden ihya edildi. Tabii sadece elitler için. Aslında en şaaşalı zamanını 13. Yüzyılda Kamakura döneminde yaşayan Budizmin halk saflarında bir gerçekliği de kalmamıştı ama olsun. Budizm hızla Japonlaştı, hem zaten kültür yönetici sınıfların dünyası demekse bu uygundu da. Ama daha derinleşildikçe – ki derinlik bir gecikmiş toplum saplantısı olduğu gibi yalıtılmış birey saplantısı da olabilir – Budizmin de, Şintoizmin de tam anlamıyla bir kimlik unsuru olamayacağı anlaşıldı. Zen bunun için hayli uygundu. Zen aşkın varlığı hiçlik olarak adlandırıyordu ve zamanının Batı felsefesine kafa tutabilirdi. Kakuzo Okakura Budizmde Doğu sanatlarını birleştirecek bir ilke bulurken ardılı Watsuji'ye göre de Budizm sanattan başka bir şey değildi. Bunun geçmiş Budizmle alakası yoktu elbette o hayal gücü ürünü estetik bir nesnedir. Budizm geleneği diye adlandırılan şey modern bilincin hayal gücü ürünü bir keşifti.

 

Hiçlik.– Önemli olan ta 6. Yüzyılda Japonyaya girmiş Budizmin bile yabancı addedileceği bir zemin bulmaktı. Bu zemin boşluk düşüncesidir. Boşlukta her şey dışsal bir sorun yaratmadan kabul edilebilir. “Hiçlik” böylece Budist düşüncenin başat unusuru olarak Japon düşüncesinin kalbine oturuverdi. Japon kültürü bu hiçlik olarak varlığını sürdürüyordu. Üstelik “hiçlik” Alman düşüncesinin de ana temalarındandı. Heidegger hakkında yabancı bir dilde yayınlanmış ilk makalenin 1924 yılında Japonya’da, yine hakkında yabancı bir dilde yayınlanmış ilk kitabın 1933 yılında Japonya’da yayınlanmış oluşu bir tesadüf değil. Zaman İkinci Dünya Savaşı'na doğru ilerlerken Nişida'nın “hiçlik yeri” kavramı tam da bu döneme uygundu. Nişida'nın “hiçlik yeri” bir tür tam algıdır. Kant'a göre bu ampirik açıdan bir şey değildir ama bilincin bütünleşmesini sağlayan bir işevdir. Nişida ise bu aşkın benliği pratik bir kendilik olarak kavrıyordu.

 

Eski Japonya. – Bir yandan Japonya'ya özgü şeyler aranırken bir yandan da eski Japonya yeniden keşfediliyordu. Eski Almanya'nın ruhunun Heidelberg'in yıkık kalelerinde, Ren nehri boylarındaki şatolarda, ücra kasabaların daracık sokaklarında yeniden aranılıp bulunması gibi bu kez de Japonya'nın ücralarında Japonya'nın altın dönemi aranmaya başlandı. Watsuji'nin 1919'da yayınlanan “Antik Tapınaklara Bir Hac Yolculuğu” bu anlamda belki bir ilk sayılabilir. Onu “Japonya'nın Antik Kültürü” izledi. Kenarda köşede kalmış, pek çoğu yıkıntı olan pek çok eski tapınak, saray kalıntısı yeniden can buluyordu artık. Japonya'nın manzaraları, doğal güzellikleri de yeniden keşfedildi. Manzara Batı'da olduğu gibi Asya'da da bir değer haline geliyordu.

 

İroni. – Yasuda, çelişki demek yerine ironi der. Çelişki sorun oluşturur, çünkü çözülmesi gerekir. Bu tür ciddiyet horgörülür. İroniyi oluşturan çelişkilere, sorunlara karşı horgörüdür. Burada ironi gerçekliğin yadsınmasına ve gerçek olmayan bir güzelliğe duyulan inanca dayanır. Doppo'ya bakılırsa aslolan tersine dönme ya da garez denilen bu ironik bilinçtir. Ampirik benliğe soğuk bakış atan aşkın benlik. Bu ampirik benliği ve onun nesnelerini hor gören özbilinç ne yara alır, ne de mağlup olur. Mişima'ya göre intihar ampirik benliği hor gören aşkı benliğin doğrulanmasıydı. İçsellikte zafere yüzleşmekten kaçınılarak ulaşılır. Mağlubiyet ve yalıtılmışlık ironi bağlamında aşılır. İronide her şey safça ifşa edilmeli ve her şey derinlere gizlenmelidir. Trajik yaklaşımsa söyleşiyi yadsır. Zira söyleşi bağlayıcı değildir, eyleme götürmez. “Söyleşini güçü oluşu trajik dilin gelişmesinin olanaksızlığıdır.”5 İroni ise Trajik dilden ve söyleşiden farklı olarak sorunları hor görür. Bireycilk ve totaliterizm arsındaki çelişkiler de içerilerek aşılmazlar, lüzum yoktur zira karşıt terimler zaten esas itibarıyla aynıdırlar. Nişida'nın “mutlak çelişkili kimlik.” kavramı Batı ikiliklerini aşıp yapıbozuma uğratmaktır. Yani modernliğin aşılması!

 

İnziva. – “Ancak kötünün içinden geçerek kurtulunabilir” anlayışı trajik olanın kurtuluşa ulaştırdığı düşüncesiyle beraber yol alır. Kişi bu trajik bağlamda felaketlere ve karanlığa hazırlıklı olmalıdır. Toplumla yabancılaşma, bir kenara fırlatılmışık durumunda bile vakurlu davranmalıdır. İtilme gereksizdir, kişi kendi kendini dışarıya iter. Onurun kutsallaşmasıyla birlikte kendi kendini cezalandırma fikri ampirik benliği ve giderek ampirik toplumu hor görme düzeyine kadar ulaşır. Küskünlük veya toplumca doğru anlaşılmamak veya ilkesel bir hata sonucunda düşülen utançla kişinin kendini hapsetmesi, inzivaya çekilmesi sıradan bir durumdur.

 

Felaketin sonrası

 

Sonunda o çok beklenen kıyamet İkinci Dünya Savaşı ile birlikte geldi. “Amerikanizm” artık soyut bir kavram olmaktan çıkmış, ordusu ve askerleri ile kapı komşusu oluvermişti. “Amerikanizm”, İngiltere ve Fransa ile birlikte gecikmiş ve ezilen ulusların nefret nesnesiydi artık. “Dünya sistemi”nin, “varolan”ın, düzenin temsilcisi, devrimcisinden muhafazakarına kadar her tür muhalefetin nefretinin odağında yer alıyordu. Bu durumda da hoşnutsuzluk temaları güncelliklerini hiç yitirmediler. "İstisnalardan alınan barok tad" hala lezzetlidir; tek sesli sadelik içinde düşlenen toplumsal hakikat hala hayal edilmeye değerdir; kriz anının eşsizliği bir batıl inanç olarak büyüleyiciliğini sürdürmektedir.

Almanlardan ve Japonlardan bütünüyle kurtulmalı mıyız? Bu, pek mümkün görünmüyor. Zira umuda ve büyüye neredeyse ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var. İroni çelişkilerin aşılmayıp temaşa edilmesinin bir biçimidir demiştik. O zaman, Sakaguçi Ango'nun buram buram Budizm kokan bir cümlesiyle ile bitirelim: “Nasıl ki hiçbir hissenin olmaması hissenin ta kendisiyse, kurtuluşun olmaması da kurtuluşun ta kendisidir.”

 

 

Kaynaklar

 

Romantik, Rüdiger Safranski. Çeviri; Ali Nalbant, Kabalcı, 2013.

Romantikliğin kökleri, Isaiah Berlin. Çeviri; Mete Tunçay. YKY 2004.

Almanya'nın Kısa Tarihi Mary Fulbrook. Çeviri; Sabri Gürses. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi 2011.

Tarih ve Tekerrür, Kojin Karatani. Çeviri; Erkal Ünal. Metis, 2013.

Derinliğin Keşfi, Kojin Karatani. Çeviri; Devrim Çetin Güven-İnan Öner. Metis, 2007.

Hakikat Anı, Franco Moretti. Çeviri; İskender Savaşır. Metis Defter sayı 23 1995

Japon Edebiyatı tarihi, Şuiçi Kato. Çeviri; Oğuz Baykara. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi 2012.

Japonya – Asker Bir Ulusun İntiharı, Edwin P. Hoyt. Çeviri; Şerif Erol. Sabah Kitapları, 1995.
 

 

 

1 Franco Moretti, Hakikat Anı. Metis Defter, Sayı 23. 1995.

 

2 Agy.

 

3 Agy.

 

4Franco Moretti Hakikat Anı Metis Defter sayı 23 1995

 

5Franco Moretti Hakikat Anı Metis Defter sayı 23 1995